<script async='async' src='//pagead2.googlesyndication.com/pagead/js/adsbygoogle.js'></script> <script> (adsbygoogle = window.adsbygoogle || []).push({ google_ad_client: "ca-pub-6864254610282912", enable_page_level_ads: true }); </script> İnsaNews

12 Aralık 2017 Salı

Atalarımız savaşmıyor, sevişiyordu



Résultat de recherche d'images pour "les gens primitifs et le sexe"
Atalarımız savaşmıyor, sevişiyordu


Yeni DNA bulguları, 10 000 yıl önce karşılaşan çiftçilerle avcı ve toplayıcıların, nefretten ziyade bir sevgi patlaması yaşadıklarını ortaya koyuyor.

İnsanlık tarihinin büyük bölümünde, atalarımız avcı-toplayıcılık, avcılık, balıkçılık ve yabani gıda hasadı yaparak, çoğunlukla göçebe bir hayat sürmekteydiler. Yaklaşık 10 bin yıl önce, Batı Asya’da geliştirilen çiftçilik hızlı bir şekilde Avrupa’ya ve dünyanın diğer bölgelerine yayıldı. Antik yaşam tarzındaki değişime ilişkin merak edilen soru şu: Peki çiftçiler avcı-toplayıcılarla ilk kez karşı karşıya geldiğinde oldu?

Current Biology dergisinde yayınlanan yeni DNA bulgusu, en azından bugün Romanya olarak bilinen bölgede, avcı-toplayıcılarla çiftçi toplumların birbirleriyle karışarak yan yana yaşadıklarını gösteren ve çocuk sahibi olduklarını ispatlayan veriler sunuyor olabilir. Gelin görün ki, ilişkileri “ilk bakışta aşk” gibi gelişmemişti.
Yazarlardan biri olan Cambridge Üniversitesi’nden Andrea Manica “Çiftçiler hızlı bir genişleme sonucu, bölgeye âni bir göçle geldiler.” diyor. Manica şunları söylüyor: “Yüz yıllar, hatta bin veya iki bin yıl boyunca- çiftçilerin temasın arttığı ve iki toplum arasında melezlenmenin yaşandığı bir dönem içinde, yerel avcı-toplayıcı nüfusla yan yana yaşamış olması muhtemeldir.”
Yaklaşık 9000 yıl önce yaşayan Chan do Lindeiro’dan bir avcı-toplayıcı kadının yüzünün çizimi. Serrulla ve Sanín
Manica’nın başyazar Gloria Gonzalez-Fortes ve uluslararası ekibi, Romanya’dan 8.8-5.4 bin yıl öncesine tarihlenen dört eski insan genomu bulduktan sonra bu sonuçlara vardı. Bu bağlamda, ilk erken Avrupalıların genlerinin bulunduğu İspanya’daki iki avcı-toplayıcı genomunun yanı sıra Avrupa’nın çeşitli bölgelerinden bilinen diğer erken dönem genomlarını da incelediler.

FARKLI KÜLTÜREL ÖZELLİKLERE SAHİPTİLER

Yazarlardan biri olan Edinburgh Üniversitesi’nden Clive Bonsall, arkeolojik olarak yerli avcı-toplayıcıların ve göç eden çiftçilerin zanaatkârlık, mimari, ölü gömme gelenekleri, sanat ve vücut süsleme gibi kendine has maddi kültürlerine bakarak ayırt edilebileceğini belirtiyor.
İki grup da arkeolojik kalıntılarda korunan gıda çöpleri ve insan kalıntılarının kimyasal analizi ile belirlenen yaşamsal faaliyetler açısından farklılıklar göstermektedir.
Bonsall, “Örneğin, bizim çalışma yaptığımız bölgede avcı toplayıcılar evcil köpekleri muhafaza etseler de çiftlik hayvanlarını yetiştirmediler veya canlı hayvan barındırmadılar.” diyor. “Çömlekçilik yapmadılar ve ölülerini farklı bir şekilde gömdüler.”
DNA analizleri, erken Romanya’da bulunan genomlara Batı avcı-toplayıcılarından önemli miktarda karışım olduğunu, ancak yine de Anadolulu çiftçilerden daha büyük oranda bir katkının söz konusu olduğunu ortaya koyuyor.
Bu, avcı-toplayıcıların ve çiftçilerin çiftleştiklerini ve çocuk sahibi olduklarını göstermesi açısından oldukça önemli bir keşiftir.
Bilim insanları, bölgenin zorlu ikliminin çiftçileri beslenmelerini avcı-toplayıcı faaliyetlerden gelen besinlerle takviye etmelerine neden olabileceğinden şüpheleniyor; bu da iki farklı insan grubunu bir araya gelmeye yönlendirecek bir unsurdur.
Bulunan insan kemikleri üzerinde yapılan kimyasal incelemeler, iki kültürün tamamen kaynaşmaksızın, her birinin beslenme yelpazesinin genişlemiş olduğunu gösteriyor. Bonsall, Güneydoğu Avrupa’da yaşayan erken dönem çiftçilerinin buğday ve arpa gibi tahıllar ile bezelye ve mercimek gibi baklagiller yetiştirdiklerini belirtiyor. Ayrıca koyun, keçi, sığır ve domuz beslemekteydiler.
Résultat de recherche d'images pour "les gens primitifs et le sexe"
ORTAK SOFRALARI ZENGİNDİ

Öte yandan, çalışmada incelenen bu çiftçi bireylerin tümünde laktoz alerjisi olmasına rağmen, bazı süt ürünlerini tüketmekteydiler. Cambridge Üniversitesi yazarlarından Eppie Jones “Tunç Çağı öncesi Avrupa’da (yaklaşık M.Ö. 2300’den başlayarak) insanların yetişkinlik dönemlerinde süt içmelerine izin veren bir mutasyon yaşadıkları gözlemlenmiştir.” diyor.
Ayrıca, avcı-toplayıcılar sofraya bol miktarda fındık, bitkisel gıdalar, balık ve kabuklu deniz hayvanları da getiriyorlardı. Tuna Nehri kıyısındaki bazı avcı toplayıcılar oldukça iyi balıkçılardı; daha kalıcı yerleşim yerlerinde balıkçı köyüler olarak da yaşamaktaydılar.
Eskiden, çiftçilerin avcı-toplayıcıların işlerine burunlarını soktukları ve oramın yerlisi avcı-toplayıcı topluluklara üstünlük sağladıkları düşünülüyordu; ancak DNA kanıtları, en azından bazı durumlarda, iki grubun büyük kültürel farklılıklara rağmen birlikte yaşayabildiklerini göstermektedir.
Jones, yeni bulguların önceki araştırmalarla birleştirildiğini belirterek; “Gruplar arasındaki karışımın miktarı, Avrupa’nın farklı bölgelerinde değişiklikler gösteriyor. Orta ve Batı Avrupa’ya gelen çiftçiler yerli nüfusun yerini büyük oranda almışken, Baltık gibi daha kuzeydeki bölgelerde çiftçiler genetik bir etki yaratmadı.” diyor.
Eppie Jones, “Romanya’da avcı-toplayıcılar ve çiftçiler hem kültürlerini hem de genlerini paylaşıyorlardı. İki olguda da bir karışım olduğunu gördük” diye ekliyor.
Araştırmacılar, gelecekte avcı toplayıcıların tarım topluluklarına entegrasyonu ya da diğer dinamiklere ilişkin daha fazla şey öğrenmek için avcı-toplayıcı ve çiftçi toplumların karışımı hakkında daha fazla bilgi edinmeyi umuyorlar.


* Makalenin aslı Seeker sitesinde yayınlanmıştır. (Çeviren: Tarkan Tufan)
Not: Düzenlenerek alınan bu yazı, daha önce aynı başlıkla Gazete Duvar’da yayımlanmıştır.
Résultat de recherche d'images pour "les gens primitifs et le sexe"

11 Aralık 2017 Pazartesi

CİNLERİN TARİHSEL KÖKENİ

Résultat de recherche d'images pour "siyah kalem"



CİNLERİN TARİHSEL KÖKENİ
Arap’ların inançlarında cinler genel olarak tanrılardan farklı değildi.Yalnız cinlerin kişilikleri pek gelişmemiştir ve tanrılar kadar güçlü değillerdir.Hıristiyan Cadara aşiretinden Perikope, rastladığı bir cine adını sorar, aldığı yanıt ‘’Ordu’’ olur.Bir ordu kadar çokturlar.Böylece cinlerin, özelliklere geceleri, ordu gibi örgütlenerek oradan oraya koşturduklarına inanırlardı.Arapça bir sözcük olan ‘’Cin’’ çoğuldur; sözcüğün tekili Cann’dır.Ama bizim dilimize cin tekil olarak yerleştiği için, çoğulunu cinler olarak kullanıyoruz.

Cinler insanlara, en azından Araplara benzerler.Arap inançlarına göre, kendilerine benzeyen bu cinlerin de aşiretleri vardı; erkek ve dişi vardı.Tevrat’ta cinleri başıboş gezen ruhlar olduğu söylenir.(Tevrat, Tekvin: 6, 1-4)

Etimolojide cin ile can aynı anlamda kullanıyor ve gerçekte, saklı ve gizemli olan ruh anlamına geliyor.Kuşkusuz hem İbrani hem Arap inançlarında ruhlar etten, kemikten yapılma değillerdi ama dünyayı gezer, dolaşırlardı.

Cinlerin, cinden başka adları vardı.Chul, Silat, Ahık ve Aulak gibi dişi cinler; Azab, Aziab, İzb ve Kur’an’da(27,39) geçen İfrit gibi erkek cin adları buna örnektir.

Çöller bu cinlerle ve hayaletlerle doluydu.Gece çölde atını veya devesini süren yolcunun kurtla dost olması için, Chul’un itimadını kazanması gerekiyordu.Gecenin sessizliğine ta kim bilir nerelerden gelen gürültüleri, cinlerin çıkardığına inanılıyordu.Bazı yollarda cinler fısıldaşıyor, yolcuyla konuşmak istiyorlardı ama yolcu korkusundan, vuruyordu kamçıyı devesine ve hızla uzaklaşıyordu oralardan.Ayrıca cinler ıslık çalarak da yolcuları çağırıyorlardı; bu nedenle Araplar cinleri çağırmış olmamak için, geceleri hala ıslık çalmazlar.

Yarı efsanevi olarak, gidilmesine olanak olmayan ve nerede oldukları bilinmeyen yerlerin Abkar, Barakut, Bakkar, Sayhad, Yabrin, Haub gibi cinlerin yaşadığı yerler olduğuna inanırlardı.Bu yerler insanlara boş ve korkunç çöller gibi görünürdü; ama aslında cinlerin yaşadığı vahalar, büyülü cennetlerdi.Bir de eskiden yaşam dolu olan ama sonradan savaşlar, kırımlar nedeniyle boşalmış, kimsenin uğramadığı eski kent kalıntıları da cinlerin mekanlarındandı.Ayrıca kilise avluları da cinlerin yaşadığı yerlerdi.

Cinlerin geceleri dolaştıklarına, şafak sökerken ortadan kaybolduklarına inanırlardı.Gündüzleri karanlık yerlerde; yılanlar, sürüngenler gibi toprağın altında yaşarlardı.Yalnız belirli bir bölgede yaşamazlardı.Cin ordusu bütün dünyaya dağılmıştı.Yalnız belirli bir bölgede yaşamazlardı.Cin ordusu bütün dünyaya dağılmıştı.Yalnız çöllerde değil, suyu bol olan vahalarda, pınar başlarında da yaşarlardı.İnsanların oturduğu evlerde yaşayan cinler, cini sayılırdı.
Cinlere her tarafta rastlama tehlikesi vardı.Toprağı sürerken, kuyu açarken, ev veya köprü inşa ederken cinlere rastlanabilirdi.Cinlere havada bile rastlanabiliyordu; serap, cinlerden başka bir şey değildi.Cinlerden pek çok korkan Muhammed sefere çıktığı zaman, ordunun her yön değiştirişinde cinlerden korunmak için tek bir getirirdi.

İbraniler de Araplar gibi cinlere inanıyorlardı.İbrani efsanelerinde sözü edilen ve kaybolmuş olduğuna inanılan on üçüncü İbrani kabilesine mensup olanların ruhlarının bir tür farelere geçmiş olduğuna inanıyorlardı.Bu fareler işte bu nedenle, İbraniler’e yasak olan deve sütüne dokunmuyor, bu sütten içmiyorlardı.

Araplar nedenini açıklayamadıkları olaylardan cinleri sorumlu tutuyorlardı.Eğer sulanmaya götürülen koyun ve sığır sürüsü su içmiyorsa, bu işe kesinlikle iyi saatte olsunlar karışmış demekti.Bir kadının çocuğu olmuyorsa, erkek iktidarsızca sorumluluk cinlerin üstüne yıkılıyordu.Salgın hastalıklar, ateşli hastalıklar, bayılma, epilepsi, delilik, kara sevdaya tutulma gibi olaylar hep cinlerin başının altından çıkıyordu.Özellikle deliliğin cinlere hakaret edenin başına geldiğine inanıyor ve böyle bir kişiye götürüp, çölün ortasına bırakıyorlardı.

İslam’la birlikte cinlere inanma yeni aşamaya geçti.Tanrılar ortadan kalktı ve cinler aşağılandı.İslam örtüsü altındaki yeni inançlara göre, cinler dünyevi cehennem yaratıkları ordular ve yeraltındaki oyuklarda yaşamaya mecbur edildikleri için yeni tanrı Allah’a düşman oldular.Karakterleri değişti ve başlarında baş şeytan olan İblis’in emrindeki bir şeytanlar ordusuna dönüştüler.Yeni tanrı Allah’ın düşmanları olarak, yeni İslam kültünün düşmanıydılar ve inançlılara musallat olup, onları bu yeni dinden çıkarmaya uğraşıyorlardı.Müslümanlar da şeytanların ezan sesine dayanamayıp, kaçtıklarına inanıyorlardı.Öte yandan şeytanlar ezan sesini boş vererek, müezzinin çağrısına uymayıp camiye veya mescide gelmeyenlerin kulaklarına işiyorlardı.

Aslında cinler Araplara özgü değildir.Bu cin ve korkusu Kumran’da yaşayan ve orada bir Musevi tarikatı kurmuş olan Essenler’den geldiğini öne sürüyor.Ama ilk çağlardan beri Mezopotamya ile ticari ve kültürel ilişkileri olan Arapların bu boş inançları, eski tanrılarının çoğunu borçlu oldukları bu kültür havzasından almış olmaları daha doğru görünüyor.

Yalnız İslam döneminde cinlerin önemi arttı; İslam ve Muhammed eski tanrıların yerine, artık şeytanlara dönüştürülmüş olan cinleri getirerek, bu eski çok tanrıcı sistemi kırmaya çalıştı.Şeytanları veya cinleri Müslümanlar’ın ve tanrıları olan Allah’ın düşmanı yaparak, tek tanrıcılığın Hıristiyanlık sonraki bir başka versiyonu olan İslam’ı güçlendirmeyi başardı.

Kaynaklar:
Julius Welhausen, Reste der Arabischen Heidentums
Erol Sever, İslamın Kaynakları-1, Çok Tanrıcılık Hıristiyanlık ve Kabe, s. 78-79-80-81


Sarsıcı İddia: İnsanlık 13 Bin Yıl Önce Yok Oldu, Bir Sonraki 2030'da!

Résultat de recherche d'images pour "Sarsıcı İddia: İnsanlık 13 Bin Yıl Önce Yok Oldu, Bir Sonraki 2030'da!"





Sarsıcı İddia: İnsanlık 13 Bin Yıl Önce Yok Oldu, Bir Sonraki 2030'da!
İskoç arkeolog Graham Hancock, günümüzden 13 bin yıl önce gerçekleşen felaketin insanlığı yok ettiğine bir sonraki yok oluşun 2030 yılında olacağını iddia etti.
İskoç arkeolog Graham Hancock, günümüzden 13 bin yıl önce gerçekleşen bir felaket sonucunda insanlığın yok olduğunu ve bir sonraki yok oluşun 2030 yılında olacağını iddia etti. Hancock'ın bu iddiası oldukça ilginç olmakla beraber insanlığın tarihe ve geleceğe bakış açısını değiştirecek nitelikte.
HANCOCK, 13 BİN YIL ÖNCE İNSANLIĞI YOK OLDUĞUNA İNANIYOR
Hancock'a göre, insanlık yok olmadan önce bugün olduğu gibi oldukça gelişmiş durumdaydı. Üstelik Hancock, bu tarihi gerçeğe ait hikayelerin incil başta olmak üzere pek çok mitte yer aldığını ve dünyada bu felakete ve öncesindeki gelişmiş medeniyete ait pek çok kanıt bulunduğunu iddia ediyor.

İDDİASINI SON KİTABINDA DA UZUNCA ANLATMIŞ


Hancock'ın ''Tanrıların Büyücüleri'' adlı son kitabında yer alan ifadelere göre, dünya 13 bin yıl önce gerçekleşen buz devri ile insan popülasyonunun büyük çoğunluğunu kaybetmiş, ardından gezegene çarpan kuyruklu yıldız oldukça şiddetli depremlere ve tsunamilere neden olmuş.
KİTAPTA GÖSTERİLEN BİR KANIT TÜRKİYE'DE
İskoç arkeoloğun kitabında gösterdiği kanıtlardan biri de, Şanlıurfa'da yapılan kazı çalışmaları sonucunda bulunan Göbeklitepe kült yapılar topluluğu. Hancock, bu yapıların Stonehenge'nin 2 katı yaşında olduğunu ve büyük mühendislik becerisi gerektirdiğini vurgulayarak burada bulunan taşların üzerindeki astronomiye dair oymaların, o dönemdeki gökbilimcilere yol gösterdiğini ifade ediyor.
BİLİM DÜNYASINDA ALAY KONUSU OLDU


Elde ettiği kanıtlarla iddialarını güçlendiren Hancock, bilim dünyasında pek kişinin alaylı sözlerine maruz kaldı. Çoğu bilim insanı onun, halüsinojen uyuşturucuları entelektüel uyarıcılar olarak gördüğünü söyleyerek dalga geçti ve araştırmaları meraklı bir hippinin boşuna çabaları olarak görüldü.
EDİNBURGH ÜNİVERSİTESİ HANCOCK'IN HAKLI OLABİLECEĞİNİ ORTAYA KOYDU
Edinburgh Üniversitesi yayınladığı bir makaleyle Hancock'ın 20 senedir boşa uğraşmadığını ortaya koydu. Üstelik Şanlıurfa'da bulunan Göbeklitepe yapılarındaki oymalarda da Hancock'ı destekler nitelikte hikayeler anlatılıyordu.
BİLİM İNSANLARI BAZI KONULARDA HANCOCK'LA HEMFİKİR
Bilim insanları, M.Ö. 11,000 yılı civarında dünyamızdaki son buzul çağının sona ermeye başladığı sırada çok büyük bir felaketin yaşandığı ve bunun âni bir iklim değişikliği yarattığı konusunda hemfikir. Ancak bunun öncesinde ya da sonrasında dünyamızda neler olduğu kesin olarak bilinmiyor; yalnızca ortaya bir takım teoriler atılabiliyor.
BU ÇALIŞMALAR HALEN VARSAYIMDAN İBARET


Hancock'ın ortaya attığı bu iddialar halen belirsizliğini koruyor. Bu iddiaların kanıtlanabilmesi içinse Hancock'ın daha fazla bilim adamıyla bir araya gelerek konu üzerinde daha detaylı çalışmalar gerçekleştirmesi gerekiyor.




Menderes neden idam edildi... (Bu yazıyı okuyun ve bu günü düşünün, çok şeyin farkında olacaksınız..)



Résultat de recherche d'images pour "adnan menderes neden ıdam edıldı"








Menderes neden idam edildi...

(Bu yazıyı okuyun ve bu günü düşünün, çok şeyin farkında olacaksınız..)



Adnan Menderes İmralı Adası'nda 17 Eylül 1961'de sağlık muayenesini yapan doktor heyetinden sağlam raporu alındıktan sonra öğlen 13:21'de idam edildi.

Adnan Menderes neyle suçlanmıştı?

1- Örtülü ödenek paralarını zimmetine geçirmek,

2- 6-7 Eylül Olayları'na önceden haberi olduğu halde müdahale etmemek,( Azınlıkları tasfiye hareketi)

3- Kanuna aykırı olarak üniversite basmak ve halka ateş açtırtmak,

4- Bazı muhalefet milletvekillerinin ve muhalefet liderinin seyahat özgürlüğünü kısıtlamak,

5- Devlet radyosunu siyasi çıkarları için kullanmak,
6- Halkı Demokrat İzmir gazetesinin matbaasını tahrip etmeye teşvik etmek
7- Kırşehir'i (DP'ye oy vermediği için) haksız olarak ilçe yapmak,
8- Yargı bağımsızlığının ihlal etmek,
9- Tahkikat Komisyonu'nun kurulup olağanüstü yetkilerle donatmak,
10- CHP'nin mallarına "haksız" yere el koydurmak, Gibi nedenlerle.
Peki bunlar idam cezası için yeterli mi?

Bence hiçbir suçun cezası idam olamaz, idama tamamen karşıyım.
Fakat Menderes de idama karşı mıydı?
Elbette değil, 1951-1960 yılları arasında Menderes 43 kişinin idam kararına imza attı ve hepsi idam edildi.
İdamların en dramatik olanı ise, 14 Nisan 1955'te casusluk suçundan idam edilen Hayati Karaşahin'di. İnfazı, Ankara Samanpazarı'nda halka açık olarak yapıldı.
Suçu neydi?
Rusya için casusluk yapmak.
Menderes'in başka suçları yok muydu? Aslında Menderes'in suçları mahkemelerde gündeme gelmeyenlerdi.

ABD'nin tepkisinden çekinen Gürsel hükümeti aşağıdakileri hiç gündeme getirmedi.

1- 1951 yılında Menderes hükümeti Kore Savaşı'na (Yurt dışına asker göndermek ve/veya herhangi bir ülkeye savaş açmak onun görevi olmasına karşın, TBMM'den izin almadan) Amerika için asker gönderdi.Amerikan çıkarları için bine yakın vatan evladı Kore'de yaşamını yitirdi, binlercesi yaralandı.

2- 1952'de (ABD ve)NATO'nun isteği üzerine komünizme karşı gayri-nizamı harp yapacak Seferberlik Tetkik Kurulu, daha sonraki adıyla Özel Harp Dairesi kurdu.

3- 1954 yılında Yabancılara petrol arama ve çıkarma izni verildi.

4- Tek parti döneminde kurulan bazı traktör ve basma fabrikaları Menderes döneminde özelleştirildi veya ekonomik olmadıkları için kapatıldı.Nuri Demirağ tarafından kurulduktan sonra İsmet İnönü tarafından devletleştirme kapsamına alınan uçak ve uçak motoru fabrikaları,Eskişehir tank fabrikası ve Kırıkkale silah fabrikası Menderes döneminde NATO standartlarına uymadıkları gerekçisiyle kapattı.

5- Cezayir kurtuluş savaşı sırasında Fransa'yı destekledi

6- 1954-1958 yılları arasında 238 gazeteci iktidara karşı yazılar yazmak suçundan mahkûm ettirdi.

7- "Tahkikat Komisyonu"nu kurdu. 15 DP milletvekilinden oluşan komisyon hem suçlama hem de yargılama hakkına sahipti. Komisyon 5 kişiden fazla yan yana yürümeyi bile yasakladı.

8- İsmet İnönü'ye 12 oturum meclisten men cezası verildi.

9- Turan Emeksiz hükümete karşı İstanbul Üniversitesi'nde düzenlenen bir protesto mitinginde polisin açtığı ateş sonucu öldü.Hüseyin Onur ise sol bacağı kesilerek kurtarıldı.

10- Hukuk'un üstünlüğünü savunan Yargıtay Başkanı Bedri Köker,Yargıtay Başsavcısı Rifat Alabay, Yargıtay 2. Başkanlarından Haydar Yücekök, Yargıtay Üyeleri Melahat Ruacan, Kamil Çoşkunoğlu, Faik Uras ve İlhan Dizdaroğlu 'görülen lüzum üzerine emekliye sevk edildiler.Aslında Menderes hükümeti, ordu darbe yapacak gerekçesiyle daha 6 Haziran 1950'de, Genelkurmay Başkanı Nafiz Gürman olmak üzere bütün üst komuta kademesi dahil olmak üzere 15 general ve 150 albayı re'sen emekliye sevk etmişti.

1950-1960 DP hükümetinin kısa bir değerlendirmesini yapmaya çalıştım.
Başbakan Erdoğan, Menderes'in ölüm yıl dönümü ile ilgili olarak yaptığı konuşmayı Necip Fazıl'dan şiir okuyarak tamamladı.
Ben de Nazım Hikmet'tin bir şiiri ile yazımı tamamlıyorum.


O şiirde belki Menderes'in niçin idam edildiğini de bulabilirsiniz.


DİYET
Résultat de recherche d'images pour "Menderes neden idam edildi... (Bu yazıyı okuyun ve bu günü düşünün, çok şeyin farkında olacaksınız..)"

Gözlerinizin ikisi de yerinde, Adnan Bey,
iki gözünüzle bakarsınız,
iki kurnaz,
iki hayın,
ve zeytini yağlı iki gözünüzle
Bakarsınız kürsüden Meclis'e kibirli kibirli ve topraklarına çiftliklerinizin ve çek defterinize.
Ellerinizin ikisi de yerinde, Adnan Bey,
iki elinizle okşarsınız,
iki tombul,
iki ak, vıcık vıcık terli iki elinizle okşarsınız pomadalı saçlarınızı,
dövizlerinizi, ve memelerini metreslerinizin.
İki bacağınızın ikisi de yerinde, Adnan Bey,
iki bacağınız taşır geniş kalçalarınızı,
iki bacağınızla çıkarsınız huzuruna Eisenhower'in,
ve bütün kaygınız iki bacağınızın arkadan birleştiği yeri halkın tekmesinden korumaktır.
Benim gözlerimin ikisi de yok.
Benim ellerimin ikisi de yok.
Benim bacaklarımın ikisi de yok.
Ben yok'um.
Beni, Üniversiteli yedek subayı, Kore'de harcadınız, Adnan Bey.
Elleriniz itti beni ölüme,
vıcık vıcık terli, tombul elleriniz.
Gözleriniz şöyle bir baktı arkamdan ve ben al kan içinde ölürken çığlığımı duymamanız için kaçırdı sizi bacaklarınız arabanıza bindirip.
Ama ben peşinizdeyim, Adnan Bey,
ölüler otomobilden hızlı gider,
kör gözlerim,
kopuk ellerim,
kesik bacaklarımla peşinizdeyim.
Diyetimi istiyorum, Adnan Bey,
göze göz, ele el, bacağa bacak, diyetimi istiyorum,
alacağım da...
25 Haziran 1959


10 Aralık 2017 Pazar

7 Şaşırtıcı Kare ile Mimar Sinan Eserlerindeki Gizem Dolu ”Baykuş” Figürleri

7 Şaşırtıcı Kare ile Mimar Sinan Eserlerindeki Gizem Dolu ”Baykuş” Figürleri ile ilgili görsel sonucu




7 Şaşırtıcı Kare ile Mimar Sinan Eserlerindeki Gizem Dolu ”Baykuş” Figürleri
Dürüst olalım. Daha önce bu ayrıntıyı fark etmiş miydiniz? Cevabınız ”hayır” ise hadi biraz daha yaklaşın!
1. Süleymaniye Camii’ndeki bu figür size neyi anımsatıyor?


Muhtemelen cevabınız bir ”baykuş” oldu… Evet, yapımı 7 yıl süren bu camiinin mimarı Mimar Sinan, camii kubbesine bir baykuş figürünü ince ince işlemiş.
2. Bu kare ise Selimiye Camii’ne ait… Size doğru bakan baykuşu görebiliyor musunuz?
Bu kare ise Selimiye Camii’ne ait… Size doğru bakan baykuşu görebiliyor musunuz?
Résultat de recherche d'images pour "Mimar Sinan Eserlerindeki Gizem Dolu ”Baykuş” Figürleri"
Mimar Sinan tarafından 6 yılda yapılan bu eserde de baykuş figürüne rastlamak mümkün.
3. Selimiye Camii’ne ait bir görüntü daha


4. Süleymaniye’den bir kare daha… Muhteşem değil mi ama?

fotoğraf: Süleyman Hacı Caferoğlu
5. Mimar Sinan imzası taşıyan başka bir eser; Mihrimah Sultan Camii…


Üsküdar’daki bu camiide de ”baykuş” figürü görmek mümkün.

6. Şimdi sıkı durun ve günümüzdeki Mimar Sinan Üniversitesi logosuna bakın…

Evet, o da bir baykuş… Şaşırdık mı? Devam!
Peki nedir bu baykuş gizemi?
7. Anadolu’da ”Ölüm habercisi” olarak anılan bu hayvan tarihte neyi temsil ediyordu? Yaklaşın!


Yukarıdaki görsele iyi bakın. Soldaki obje Yunanistan’da, sağdaki ise Mısır’da bulunmuş. Baykuş, her ne kadar Anadolu’da ”Ölüm” ve ”Uğursuzluk” olarak anılsa da Yunan kültüründe bilgeliği, eski Mısır’da ise uygarlığı temsil ediyordu. Mimar Sinan ve Baykuş ilişkisinin de sebebi bu olabilir… Ya da Mimar Sinan, bu asil hayvanı çok seviyordu, kim bilir…

'Büyük Türkiye'de son nokta: 'Türkiye Suriyeli cihatçılara ve IŞID'a hayat kadını taşıyor' iddiası!



'Büyük Türkiye'de son nokta: 'Türkiye Suriyeli cihatçılara hayat kadını taşıyor' iddiası! ile ilgili görsel sonucu

'Büyük Türkiye'de son nokta: 'Türkiye Suriyeli cihatçılara hayat kadını taşıyor' iddiası!


Lübnan’da yayımlanan Al Akhbar Gazetesi, Türkiye’nin teröristleri barındırmakla kalmadığını aynı zamanda, Suriye'ye karşı silahlandırmanın yanı sıra, "hayat kadınları" da sunduğunu öne sürdü.
Suriye’deki rejimi devirmek uğruna bu ülkede katliamlar yapan ve ülkeyi çöküşün eşiğine getiren ÖSO ve Nusra Cephesi militanlarına silah, lojistik ve barınma desteği veren Türkiye’nin, gazinolardan ve gece kulüplerinden Türk hayat kadınlarını ayarlayıp militanları ‘eğlendirdiği’ iddia edildi.
ÖSO'nun "hizmet" kavgası!

Yurt gazetesi'nden Ömer Ödemiş'in Al Akhbar gazetesinden aktardığı habere göre başlangıçta bu hizmetleri için Türkiye’ye teşekkür eden terörist gruplar, kendilerine sunulan bu "hizmetleri" paylaşamama yüzünden aralarında çatışma yaşamaya başladılar.
ÖSO ve Nusra Cephesi komutanları, kendilerine sunulan bu hizmetin cinsel ihtiyaçları karşılamada yetersiz olduğu ve bu şekilde devam etmesi halinde militanlar arasında çatışmalara neden olabileceği konusunda Türk istihbarat subaylarına şikâyette bulundukları belirtildi.
"Fetvaya rağmen kadınlar yetersiz!"

Şikayetlerinde bu savaşın uzun sürecek gibi göründüğü dile getirilerek, talepler şu şekilde sıralandı: “Bu savaşta bize sunulan silah ve para desteği her şey demek değildir. Savaş daha çok uzun sürecek gibi görünüyor. Cihatçıların cinsel ihtiyaçlarının karşılanmasına yönelik verilen fetvalara rağmen cihat evlilikleri yetersizdir. Türkiye’nin bu konuda sunduğu hizmet yetersizdir. Biz sizden bizimle savaşmanızı istemiyoruz ama kadınlarınıza “cihat evliliği” çağrısı yapmanızı bekliyoruz.” MİT elemanları hayat kadınlarını ya da fahişeleri kabul edip etmeyeceklerini soruyorlar. Militanların cevabı; kadınların nereden geldiğini umursamadıkları, cihatçılarına kadınlarla birlikte olma izninin fetvayla verildiği yönünde oluyor.
"MİT zorla kadın topladı"


Al Akhbar Gazetesi’ne verilen bilgiye göre; Türk İstihbarat subayları Ankara ve İstanbul’daki gece kulüplerinden zorla 80 hayat kadınını topladılar. Kadınlara, Suriye’ye gitmeleri durumunda Türkiye’de kazandıklarından çok daha yüksek ücret ödeneceği vaatleri yapıldı. Ancak cihatçıları memnun etmeleri koşuluyla bu ödemenin yapılacağı bildirildi. Kadınlara ciddi koruma sağlanacağı ve can güvenlikleri konusunda taahhüt verildi.
Al Akhbar, bu grubun Halep’e gönderildiğini doğruladı. Türk araçlarıyla gizlice sınırdan geçirildiği, Halep’in kuzeyinde Silahlı grupların kontrolündeki bir köye getirilip silahlı gruplara teslim edikleri tespit edildi.
yurtgazetesi
***

Çocuk gelinler

Toplantının bir diğer başlığının çocuk gelinler olduğunu kaydeden Kaya, "Türkiye'de her dört evlilikten birinde çocuk gelin var maalesef. Aileler çocuklarının yaşlarını büyük gösterip evlenme izni alabilmek için önceki yıllara oranla yüzde 94 artışlarla mahkemeye başvuruyorlar" diye konuştu.

8 Aralık 2017 Cuma

DEVRİM Otomobili gönüllüleri ve hikayesi



İlgili resim
DEVRİM Otomobili gönüllüleri ve hikayesi
Devrim, Türkiye'de tasarlanan ve üretilen ilk otomobil. 1961 yılında, dönemin Cumhurbaşkanı Cemal Gürsel'in talimatıyla, Eskişehir Demiryolu Fabrikasında, 129 günde üretildi.
Yönetim Grubu:

• Y. Müh. Emin Bozoğlu - TCDD Genel Müdür Yardımcısı
• Y. Müh. Orhan Alp - TCDD Fabrikalar Dairesi Başkanı
• Y. Müh. Hakkı Tomsu - TCDD Cer Dairesi Başkanı
• Y. Müh. Nurettin Erguvanlı - TCDD Cer Dairesi Başkan Yardımcısı
• Y. Müh. Mustafa Ersoy - Eskişehir Demiryolu Fabrikası Müdürü
• Y. Müh. Celal Taner - Adapazarı Demiryolu Fabrikası Müdürü
• Y. Müh. Mehmet Nöker - Ankara Demiryolu Fabrikası
• Y. Müh. Hüsnü Kayaoğlu - TCDD Genel Müdürlük Müşaviri
• Y. Müh. Necati Peköz - TCDD Genel Müdürlük Müşaviri
Tasarım Grubu:
• Y. Müh. Nurettin Erguvan
• Y. Müh. Ercan Türer
• Y. Mimar Kemal Elagöz
Motor Şanzıman Grubu:
• Y. Müh. Mehmet Nöker
• Y. Müh. Gültekin Sabuncuoğlu
• Y. Müh. Salih Kaya Sağın
• Y. Müh. Rıfat Serdaroglu
• Y. Müh. Şecaattin Sevgen
• Y. Müh. Kemalettin Vardar
• Y. Müh. Şahin Karadağ
Karoseri Grubu:
• Mak.Mühendisi. Celal Taner
• Y. Müh. Faruk Akyol
• Y. Müh. Samim Özgür
• Y. Müh. Salih Kaya Sağın
• Y. Müh. Hamdi Tahıllıoğlu
DEVRİM Otomobili  ile ilgili görsel sonucu


• Y. Müh. Ferdi Mertcan Keskin
Süspansiyon ve Fren Grubu:
• Mak.Müh. Hamit İşeri
• Y.Müh. İsmet Özkan
• Y.Müh. Mustafa Seyrek
Elektrik Donanımı:
• Y.Müh. Hasan Dinçer
• Latif Dinçer
Döküm İşleri:
• Metalurjist İsmail Sıdal
Satın alma İşleri ve Maliyet Hesapları:
• Y. Müh. Yavuz Yücel
İLK YERLİ OTOMOBİL DEVRİM
16 Haziran 1961 günü Devlet Demiryolları Fabrikaları ve Cer Dairelerinin yönetici ve mühendislerinden 20 kadarı Ankara’ da bir toplantıya çağrıldılar. Toplantıya başkanlık eden Genel Müdür Yardımcısı Emin BOZOĞLU, Ulaştırma Bakanlığından alınan bir yazıyı okudu. Yazıda “Ordunun cadde binek ihtiyacını karşılayacak bir otomobil tipinin geliştirilmesi“ görevinin TCDD İşletmesine verildiği ve bu amaçla 1.400.000.-TL ödenek ayrıldığı belirtiliyordu.
Verilen termin 29 Ekim 1961, yani tanınan süre 4.5 aydı. Bu süre içinde bu çapta bir geliştirme çalışması yapılabilir miydi? Bırakınız geliştirmeyi, hiçten yola çıkarak, çalışabilecek bir otomobil yapılabilir, böyle bir mucize gerçekleştirilebilir miydi? Toplantıda söz alanların çoğu böyle bir projede seve seve çalışmaya hazır olduklarını, fakat böylesine kısa bir sürede sonuç alınabileceğini sanmadıklarını dile getirmeye çalışmış, bir kısmı da “hayır“ demişlerdi.
Tüm ülkede ise üniversitesinden, basınına, bir avuç sanayicisinden, politikacısına, sesini duyurabilen herkes Türkiye’de ne otomobil, ne de motor yapılabileceğine inanıyor, özel sohbetlerde, röportajlarda, hatta film gösterili konferanslarda bu görüş vurgulanıyordu.
Fakat bu inanılmaz şey gerçekleşiyor ve 29 Ekim 1961 sabahı Türkiye’de yapılan bir otomobil, kaportası pürüzsüz olmasa da, kendi tekerlekleri üzerinde ve yine Türkiye’de yapılan kendi motorunun gücüyle Büyük Millet Meclisi binasının önüne götürülerek Cumhurbaşkanı Cemal GÜRSEL Paşa’ya sunulabiliyor, bir ikincisi Paşa’yı Anıtkabir’e götürüyor, sonra da Hipodrom’daki geçit resmine katılıyordu.
DEVRİM Otomobili ile ilgili görsel sonucu
Bu nasıl gerçekleşmişti?


Projeyle başka bir kuruluşun değil de Demiryollarının görevlendirilmiş olması,bir yandan, o tarihlerde TCDD’nin onarım amacıyla kurulmuş fakat geniş ölçüde yedek parça imal eden Ankara, Eskişehir, Sivas ve Adapazarı’ndaki fabrikaları ile önemli bir teknik potansiyeli ve yetişmiş işçisinden mühendisine kadar güçlü bir teknik kadrosunun bulunması, öte yandan Genel Müdür Yardımcısı Yüksek Mühendis Emin BOZOĞLU’nun asker kökenli ve aynı zamanda Sıtkı ULAY Paşa’nın akrabası olması dolayısıyla Milli Birlik Komitesi ve çoğu kabine üyelerince yakından tanınıyor ve güveniliyor olmasının sonucu idi.
Yüksek Mühendis Emin BOZOĞLU yönetim grubunun başı olarak, projenin yürütülmesi ve sonucuna ulaştırılmasında da gruptaki öteki yöneticiler gibi bütün bürokratik engelleri cesaretle aşarak her türlü imkanı sağlamak ve kimi kişisel sorunlar, kimi görevin çok yanlılığı ve ivediliği gibi nedenlerle büyük gerilim altında bulunan 20 mühendisin olağanüstü bir tempoyla fakat gönül rahatlığı içinde çalışmalarını sağlamak suretiyle de birinci derecede rol oynamıştı.
Zamana karşı yapılan yarışın kazanılmasında ikinci etken, görev alan mühendislerin proje süresince hafta sonları da dahil her gün, en az 12’şer saat, gerektiğinde bazı geceleri sökülmüş bir otomobil sedirinin üzerinde birkaç saat kestirmek suretiyle işbaşında kalmaktan kaçınmayacak ölçüde davaya gönül vermiş olmalarıydı.
DEVRİM Otomobili ile ilgili görsel sonucu
16 Haziran 1961 günü yapılan toplantıda, çalışmalar için en uygun yerin, (bugünkü TÜLOMSAŞ) Eskişehir Demiryolu Fabrikalarında dökümhane olarak yapılıp kullanılmayan bir bina, en uygun yöntemin de elden geldiğince çeşitli tipten otomobil yapısını yakından inceleyerek fikir edindikten sonra, yapılacak tipin boyutları, motor, şanzıman vb. öteki grup ve parçalarının nasıl tasarlanıp imal edileceği üzerinde durulması olduğu sonucuna varıldı.
İşyeri olarak seçilen atölyenin hazırlanması için Eskişehir’e talimat verildi ve otomobili olanların 19 Haziran’da Eskişehir’de bulunmaları istendi. Dökümhane binası zemini, lokomotif kazanlarında kullanılmak üzere alınan saç levhalarla döşendi. Kapının üzerine, kocaman rakamlarla kaç gün kaldığını gösteren bir levha asıldı. Projenin bitimine dek bu levha, her gün bir azalarak, sonuna kadar orada kaldı. Atölyede bir baş üstü gezer vinç, çeşitli bankolar ve bir toplantı masası vardı. Yakınında bir de çay ocağı bulunan bu masa dört ay süreyle hem toplantılar, hem dinlenme, hem de gerektiğinde çalışma masası olarak kullanıldı.
Atölyede yapılan ilk toplantıda “Yönetim Grubu“ açıklandı. Genel Müdür Yardımcısı Emin BOZOĞLU başkanlığında, Fabrikalar Dairesi Başkanı Orhan ALP, Cer Dairesi Başkanı Hakkı TOMSU, Cer Dairesi Başkan Yardımcısı Nurettin ERGUVANLI, Eskişehir Demiryol Fabrikaları Müdürü Mustafa ERSOY, Adapazarı Demiryol Fabrikası Müdürü Celal TANER, Ankara Demiryol Fabrikası Müdürü Mehmet NÖKER’den oluşan grupta iki de emekli subay vardı: Genel Müdürlük Müşaviri Hüsnü KAYAOĞLU ve Necati PEKÖZ. Ardından çalışma grupları belirlendi: Dizayn, motor-şanzıman, karoseri, süspansiyon ve fren, elektrik donanımı, döküm işleri, satın alma işleri ve maliyet hesapları grupları.
Önce otomobilin ana hatları saptandı. Dört ila beş kişilik, toplam 1000-1100 kg-ağırlığında, orta boy denilebilecek bir tip üzerinde mutabık kalındı. Motor 4- zamanlı ve 4 silindirli olmalı, 50-60 BG vermeliydi.


Karoseri için hazırlanan 1:10 ölçekli maketlerden seçilen birinin 1:1 ölçekli alçı modeli yapıldı. Karoserin damı, kaput ve benzeri saçları, bu modelden alınan kalıplarla yapılmış beton bloklara çekilmek ve çekiçle düzeltilmek suretiyle tek tek imal edildi. Bir yandan da Willy’s Jeep, Warswa, Chevrolet, Ford Consul, Fiat 1400 ve 1100 motorlarının incelenmesinden sonra Warswa motoru örnek alınarak yandan supaplı bir 4- silindirli motorun gövde ve başlığı Sivas Demiryolu Fabrikasında dökülüp, Ankara Demiryolu Fabrikasında işlendi. Piston, segman ve kolları Eskişehir’de yapıldı. Motor Ankara Demiryolu Fabrikasında monte edildi. Frenlemede 40 BG’den fazla güç alınamayan bu motora alternatif olarak Ankara Fabrikası aynı gövde ve krank milinden yola çıkarak başka bir tip geliştirdi. B- motoru adı verilen üstten supaplı bir üçüncü motorda Eskişehir’de imal edildi. Süspansiyon grubu ön takımlar için “Mc Pearson“ sistemini önerdi ve numuneye göre Eskişehir’de imal edildi.
Eylül sonlarına doğru ön ve arka camları piyasada bulunabilenlere intibak ettirme zorunluluğu nedeniyle modele göre biraz değiştirilmiş, iki gövde çakılmış ve biri A, öteki B tipinden iki ayrı motor hazırlanmış bulunuyordu. Şanzımanlar, Ankara Fabrikasınca tümü yerli olarak yapılmıştı. Montaja geçildiğinde karşılaşılan en büyük sorun, gövde – motor uyumunu sağlamak, debriyaj, gaz ve fren kumanda mekanizmalarını yerleştirmek ve direksiyonun en uygun konumunu bulmaktı. Ayarlı direksiyon önerisi kabul edilmedi. İki yıl sonra Cadillac bunu bir yenilik olarak getiriyordu.
Nihayet Ekim ortalarında Devrim otomobillerinden ilki tecrübeye hazır duruma gelebildi. Elektrik donanımı ile diferansiyel dişlileri, kardan istavrozları ve motor yatakları ile cam ve lastikleri dışında tüm parçaları yerli idi.
Bir yandan bu ilk otomobilin yol tecrübeleri sürdürülürken bir yandan da Cumhurbaşkanı’na sunulmak üzere B- motoru ile donatılan ikinci otomobilin yetiştirilmesine çalışılıyordu. Siyah renkteki bu 2 numaralı Devrim’in son kat boyası ancak 28 Ekim akşamı vurulabildi. Pasta ve cilası Ankara’ ya sevk edilirken gece trende yapıldı. Buharlı lokomotiflerle çekilen trende bacadan sıçraması muhtemel kıvılcımlardan ötürü güvenlik önlemi olarak benzin depoları boşaltıldı.
Tren sabaha karşı Ankara’ ya ulaştı. İki Devrim Otomobili o zamanlar Sıhhiye semtinde bulunan Ankara Demiryolu Fabrikası’ na indirildi. Manevra imkanı sağlamak için depolarına yalnızca birkaç litre benzin kondu. Asıl ikmal sabahleyin Sıhhiye’deki Mobil Benzin İstasyonundan yapılacak, sonra da Meclis’e gidilecekti.
DEVRİM Otomobili ile ilgili görsel sonucu


29 Ekim sabahı, Devrimler motosikletli oldukça kalabalık bir trafik ekibinden oluşan eskortun arasında yola çıktı. Çıktı ama, eskorttakiler, benzin alma işinden haberleri olmadığı için, Mobil’ e uğramadan yola devam ettiler. Meclis’ in önüne gelindiğinde durum anlaşıldı, acele getirilen benzin 1. Arabaya kondu. 2 numaraya konacağı sırada Cemal Paşa Meclis’in önüne gelmiş ve Anıtkabir’e gitmek üzere 2 numaralı Devrim Otomobiline binmişti. Yola çıkıldı. Fakat 100 m. Kadar sonra motor öksürerek durdu. Cemal Paşa’nın “Ne oluyor?“ sorusuna direksiyondaki Yüksek Mühendis Rıfat SERDAROĞLU “Paşam, benzin bitti.“ cevabını verdi. Paşa’dan özür dilenilerek 1 numaralı Devrim’e geçmesi rica edildi. Buna uyan Cemal Paşa Anıtkabir’e bu otomobil ile gitti. İnerken ünlü “Batı kafasıyla otomobil yaptınız ama, doğu kafasıyla benzin ikmalini unuttunuz” sözlerini söyledi.
Ertesi gün bütün gazetelerin söz birliği etmişçesine “100 metre gidip bozuldu“ başlığını attıkları 2 numaralı Devrim, aynı gün Hipodrom’daki geçit törenine katılıyor, ne bundan, ne de Cemal Paşa’nın Anıtkabir’e bir başka Devrim otomobili ile gittiğinden söz ediliyor; yalnızca haber, yorum ve fıkralarda harcanan bunca paranın boşa gittiğinden dem vuruluyordu. Oysa aynı yıl Tarım Bakanlığı bütçesine konmuş bulunan “At neslinin ıslahı“ için 25 Milyon TL. ödenek ve sonucundan kimse söz etmiyordu.
Görüntünün olası içeriği: araba ve açık hava

(Karoseri grubundan Y. Mühendis Salih Kaya SAĞIN’ın yazısından derlenmiştir)
NOT: 1961 yılında 4 adet üretilen DEVRİM Otomobillerinden sadece birisi günümüze ulaşmıştır. Türkiye Lokomotif ve Motor Sanayi A.Ş. TÜLOMSAŞ/Eskişehir bahçesinde, özel olarak yapılan camlı garajda muhafaza edilen DEVRİM Otomobili halen çalışır durumdadır.


devrim otomobili eskişehir ile ilgili görsel sonucu

” Bakire ” Kızlar Şarabı





” Bakire ” Kızlar Şarabı

“Bakire Kızlar” tarafından ezilen üzümlerden yapılan şarapların daha lezzeti olduğu hakkında ortaya atılan görüşün gerçeklik payı ne kadardır ve kaynağı nedir?
Şarap alırken neye göre davranırsınız? O şarabı almanızda etken olan şey nedir? Marketlerden şarap alırken rafın önünde durup fiyatlarına ve etiketlerin şekline, tasarımına bakarsınız. Kararsız kaldığınızda ise telefona sarılıp bir bilene danışırsınız. Kendinden emin bir şarap sever iseniz, etiketleri inceler, üzüm cinslerine, hasat yılına, bağının bölgesine, alkol derecesine v.b. diğer bilgilere de bakıp karar verirsiniz.

Şarap etiketlerinde yazılan bilgiler Yeni ve Eski dünya şaraplarında farklıdır. Yeni Dünya; ( Birleşik Devletler, Avustralya, Şili, Arjantin, Yeni Zelanda, Güney Afrika, Türkiye ) genelde şarabın etiketinde üzümün adını belirtir. Eski Dünya; ( Fransız, İspanyol, İtalyan ) şarapları ise genellikle şarabın yapıldığı bölge, köy, bağın adını verir, üzümü belirtmez. İtalyan ve İspanyol şarap şişelerinde üzümün cinsinin yazdığına rastlayabilirsiniz ama Fransızlarda hiç yazmaz. İthal şarap ise, getiren firma şişe arkasına yapıştırdığı extra etikette Türkiye’deki kurallar gereği üzümün cinsini yazar. Fransızların yazmamasının nedeni: Bölgelere göre hangi üzümün yetişeceği bellidir. Hangi bölgede hangi üzümlerin yetiştirileceği kesin kurallarla belirtildiği için o bölgede başka bir üzümü yetiştirmenize izin verilmez. Mesela; Bordeaux şişesindeki şarap bir kupajdır. Cabernet Sauvignon ağırlıklı Merlot, Cabernet Franc, Petit Verdot üzümlerinden yapılan şarapların karışımıdır. Yine Bordeaux ama Pomerol bölgesinde’ne aynı kupaj merlot ağırlıklıdır.

Bu şarap bölgeleri ve yetiştirilen üzümlerden yapılan şarapların içeriği dipsiz bir kuyu gibidir. Biz Bakire Kızlar konusuna geri dönelim.
Şarap etiketlerinde yazılanlardan örnekler vermemin nedeni etiketlerde yazılanlar hakkında biraz bilgi vermekti. Peki; siz şarap etiketlerinde yöre, üzüm cinsi, yapım şekli veya bölge olarak “Bakire Kızlar Şarabı” diye bir ibare gördünüz mü? Ama böyle bir şey duymuşsunuzdur. Veya şimdi duyuyorsunuz. Evet böyle bir şey var. Ama nasıl?

Şarap yapımında aşamalardan en yorucu olanı üzümlerin toplandıktan sonra saplarından ayrılması ve tanelerin patlatılması kısmıdır. Şimdilerde bu zorluk teknolojinin ürettiği makineler yardımıyla büyük ölçüde giderilmiş olmasına rağmen yine de yoğun çaba gösterilmesi gereken kısmı budur. Makine yardımı olmadan üretildiği yıllarda işler insan gücü ile yapılıyordu. Antik zamandan beri üzüm ezme işlemi mermer veya kaya küvetler içinde yapılagelmiştir. Üzümler bu küvetlere doldurulduktan sonra üzerine çıkan kişiler tarafından çiğnenerek üzüm taneleri patlatılır. Kas gücü daha fazla olan erkekler üzüm toplama ve taşıma işleri yaparken üzümü ezme işleri genel olarak bayanlar tarafından yapılması olağandır. Bunun yanında; bazı yörelerde de ürün bereketli olsun diye yeni doğum yapmış kadınlara üzümlerin ezdirilmesi geleneği vardır.* 

Günümüzde bile bu yöntemler, yani; ayaklarla üzüm ezme işlemi yaparak şarap üreten işletmelerin varlığını biliyoruz. Revaçta olan doğal, organik, geleneksel üretim başlığı altındaki ürünlere gösterilen ilginin bu üretim tarzının uygulanmasında etken olduğunu söyleyebiliriz. Biodinamik şarapçılar arasında hamile kadınları şarap tanklarına sokanlar bile var. Alkol fermentasyonundan sonra malolaktik fermentasyon devam ediyor. Ama. üzümün üzerindeki malolaktik bakteri miktarı kısıtlı . Yani ihtiyaç duyulan malolaktik bakteriler kadınların teninde mevcut (eğer hamile ise çok daha fazla var ) ve eğer üzümler onlar tarafından ezilirse malic asitleri daha düşük şaraplar ortaya çıktığı savlanmaktadır. **
Bazı yörelerde yeni doğum yapmış kadınlara üzüm ezdirme geleneği bu nedenle başlamış olabilir.

Ancak; şarap üretiminde iş bölümü yapılıp kas gücü yüksek erkeklere hasat ve taşıma işlerinin, bayanlara ise ayakla ezme işlerinin düşmesi ile tam olarak açıklanmadığı gibi hamile ve yeni doğum yapmış kadınların fermantasyon işlemi sırasında devreye sokulması “Bakire” olgusu ile ironi oluşturdu.
Neyse; bu “Bakire Kızlar” konusunu biraz daha irdeleyelim.
Bilindiği gibi İsa, ” Beni ekmek ve şarapla anın, ekmek benim sizler için feda ettiğim bedenimdir, şarap da akan kanımdır.” dediği için Hristiyanlıkta şarap kutsaldır ve kiliseler şarap yapımında önemli bir yere sahiptir. Bağcılığın ve şarapçılığın gelişmesinde önemli katkıları olmuştur. Türkiye’de bile halen “Papaz Karası” üzümü Trakya’nın önemli üzüm çeşitleri arasındadır. Aya Yorgi Kilisesinin bal mumu mühürlü “Papaz Şarabı” aranan bir şaraptır. Manastırlarda yapılan şarapların üzümlerinin ezilmesinde ise doğal olarak “Bakire” Rahibeler görev almıştır.
Kiliselerin bağcılık ve şarap yapımında öncü olmasından ve döneminde güzel şaraplar yapmasında dolayı “Bakire Kızlar” tarafından ezilen üzümlerden yapılan şaraplarının daha lezzetli olduğu şeklinde bir çıkarımda bulunulunca kilise dışında da bu uygulamanın yapıldığı olmuştur. Ama şarabın güzel olmasının üzümleri ezenlerin cinsel durumları ile değil bağın üzümlerinin ne kalitede olduğunla bağlantılı olduğunu artık hepimiz biliyoruz.Kiliseler bağları ile ilgiyi arttırdıkça şaraplarının kalitesi de doğru orantılı olarak artmıştır. “Şarap, bağda yapılır.” veya “Bakarsan bağ, bakmazsan dağ olur.” sözleri boşuna söylenmiş değildir.

Modern şarapçılıkta hijyen konular ön planda tutulduğundan malolaktik fermentasyon için gerekli olan bakteriler için hamile veya yeni doğum yapmış kadınlardan yardım istenmiyor.


Mars Yüzeyinde Gizemli Bir ‘Metal Küre’ Görüntülendi: Aynısı Dünya’da da Var!





Mars Yüzeyinde Gizemli Bir ‘Metal Küre’ Görüntülendi: Aynısı Dünya’da da Var!
NASA’nın insansız Mars kaşifi, gezegenin yüzeyinden çektiği fotoğrafları göndermeye devam ediyor. Bu kez komplo teorilerini arşa çıkartacak şok edici verilerle karşı karşıyayız.

Mars’taki minik kaşiflerden yeni gelen fotoğraflar hiç de sıradan değiller.
Dünya üzerinde antik çağlardan kaldıkları tespit edilen ve gizemi hala çözülemeyen dev metal küreler var. Aynı küreler, Mars’tan gelen bu görüntülerde de ortaya çıktılar.
Bugüne kadar Mars’ta çekilmiş ve büyük çoğunluğu sahte olan görüntüler üzerine sayısız efsane döndü.
Bunlar internetin dipsiz kuyusuna atıldı ve zamanla unutuldular. Dünya’ya yeni ulaşan bir takım görüntüde ise bu kez unutulması güç şeyler var.
Olayın detaylarına geçmeden evvel o görüntüyü size sunalım:
Dev metal küreyi fark edebildiniz mi?

Bu fotoğraflar, doğrudan NASA’nın JPL projesinin internet sitesinden alındılar. Renklendirme işlemleri de gene uzay ajansı tarafından yapılıyor.
Bildiğiniz üzere Dünya’dan uzak noktalarda çekilen görüntüler tek katman ve tek parça halinde ulaşmıyorlar. Bu görüntülerin bir süre boyunca işlenmesi gerekiyor ve nihai şekle bu sayede ulaşıyorlar.
Aynı kürelerin dünyanın çeşitli bölgelerinde olduklarını biliyoruz. En azından şimdilik bilim dünyası bu yapıların kimler tarafından ve hangi sebeplerle inşa edildiklerini bilmiyor.
Geçtiğimiz yıllarda Bosna’da bulunan bu metal küre fazlasıyla tanıdık geliyor:
Elbette bu toplar geçmiş uygarlıkların Mars’a gittiklerinin ya da Mars’tan buraya geldiklerinin somut birer kanıtı sayılamazlar.
Diğer taraftan son derece gizemli olmaları ve bilimin muhtemelen uzun yıllar bu bağlantıya cevap veremeyecek olması şaşırtıcı.
Bu arada Bosna’da keşfedilen bu küre hala sahipsiz ve orada duruyor. Aynı kürelerin bazı Asya ülkelerinde ve Orta Amerika’da da olduğu söyleniyor. Sizce bu bir tesadüf mü yoksa komplo teorileri bu kez doğru yönde mi gelişiyorlar?


Abdülhamit'in torunu Osmanoğlu'ndan hayali dernek!



Abdülhamit'in torunu Osmanoğlu'ndan hayali dernek!

Yaptığı açıklamalarla gündemden düşmeyen Abdülhamit'in torunu Nilhan Osmanoğlu şimdi de hayali bir dernek kurdu. İçişleri Bakanlığı Dernekler Dairesi Başkanlığı’nda kaydı olmayan derneğin adı var, hedefi var ama kendisi yok. Öte yandan Osmanoğlu, '“Cumhuriyet canımıza yetti'' şeklinde skandal açıklamalarda bulunmuş, hanedan üyeleri topluca Kabataş Meydanı, Galatasaray Adası ve Veliefendi’nin de olduğu onlarca değerli mülk ve arazinin kendilerine miras kaldığı iddiasıyla hukuk mücadelesi başlatmıştı.

‘Başkanlık’ sistemine verdiği destek ve “Cumhuriyet canımıza yetti” açıklamasından sonra Suada'yı isteyen Abdülhamit’in torunu Nilhan Osmanoğlu hayali dernek kurdu. İçişleri Bakanlığı Dernekler Dairesi Başkanlığı'nda herhangi bir kaydı olmayan Osmanoğlu, ‘Osmanlı ürünleri’ olduğunu iddia ettiği ürünleri pazarladığı sitesinde Nilhan Sultan Enderun Eğitim ve Araştırma Derneği ismine yer veriyor. İçişleri Bakanlığı Dernekler Dairesi Başkanlığı'nda herhangi bir kaydı olmayan derneğin varlığını satış yaptığı şirkete sorduk. Firmanın çalışanı böyle bir derneğin var olmadığını söyledi. Olmayan derneğin sitede yer alan bilgilere göre oldukça iddialı hedefleri de bulunuyor.

YARIŞMA DÜZENLEYİP ÖDÜL VERECEK
Sözcü'den Bora Erdin'in haberine göre “Nilhan Sultan Enderun Eğitimi ve Araştırma Derneği olarak biliyoruz ki dünyayı değiştirmek bir insanı eğitmekle başlar” mottosu ile derneğin sitesinde yer alan bazı hedefler ise şöyle:
Nilhan Sultan Enderun Eğitimi ve Araştırma Derneği, eğitim tarihimizde yeri doldurulamayan Enderun Eğitim sistemini araştırıp incelemek ve uygulamak maksadı ile milli ve manevi değerlerine bağlı yönetimi ve üyeleri ile bünyesinde;
– Kuran-ı Kerim, Tefsir, Hadis, Kelam gibi İslami derslerin yanında Osmanlıca, Arapça ve Farsça gibi dil eğitimleri ile Edebiyat, Tarih, Matematik, Coğrafya ve Mantık gibi ilimler öğreterek,
– Osmanlı Devletinin sosyal ve kültürel yapısı göz önüne alınarak, Saray Gelenekleri ve Adabı, Osmanlı Ahlakı ve Ahilik ile ilgili araştırmalar yapıp bu araştırmaların neticesinde bu bilgileri dernek bünyesindeki üyelerle paylaşarak,
– Selçuklu ve Osmanlı devletinden günümüze miras kalan sanat ve kültür hazinelerine sahip çıkarak bu değerlerle ilgili çeşitli eğitim ve öğretim faaliyetleri yürütüp, Minyatür, Tezhip, Hat Sanatı, Bakırcılık, Naht Sanatı, Sedefkarlık gibi ecdat mirası sanatlarla ilgili kurslar açıp çeşitli kültürel ve sanatsal faaliyetler yürüterek,
– Konferans, seminer, münazara ve panel gibi her türlü ilmi, dini ve kültürel etkinlikler tertip ederek,
– Osmanlı tarihi ve İslami sahalarda yapılan araştırmalara öncelik vermek sureti ile, kitap telif ve tercüme ettirerek neşretmek ve yayın evleri açarak mecmua, dergi ve gazete çıkararak,
– Dini, İlmi, kültürel ve sanatsal çalışmalar ile edebiyat ve tarih sahalarında ödüller vermek ve yarışmalar düzenleyerek, Selçuklu Devletinden Osmanlı Devletine kadar Türk toplumunun benimsediği Türk-İslam ahlak ve şuurunu, bu hazinelerin mirasçısı, Milli ve manevi değerlerine bağlı genç nesillere aktarmak derneğin en mühim amacıdır.


Yaşadığı dünyaya kültürü, eğitim anlayışı, dili, sanatı ve hayat tarzıyla ışık olan ecdadımızın bizlere bıraktığı en büyük servet dünya tarih sayfasında kapladığı bu büyük yerdir.
Adem oğullarının kainata zarar vermek değil, Allah’ın yarattığı en şerefli mahluk olarak yaşadığı çevreye katma değer sağlayarak şereflendirmek gibi bir vazifesi olduğuna inanan derneğimiz tüm hedeflerini bu ideallere ulaşma doğrultusundaki prensipleriyle amaç edinerek yola çıkmıştır.
Çünkü Nilhan Sultan Enderun Eğitimi ve Araştırma Derneği olarak biliyoruz ki dünyayı değiştirmek bir insanı eğitmekle başlar…

NE OLMUŞTU?
Sultan Abdülhamit’in torunları, aralarında Kabataş Meydanı, Galatasaray Adası ve Veliefendi’nin de olduğu onlarca değerli mülk ve arazinin kendilerine miras kaldığı iddiasıyla hukuk mücadelesi başlatmıştı.

Abdülhamit'in torunu Osmanoğlu'ndan hayali dernek!

Daha fazlası için
Facebook İNSAN 'ı Beğenin
insan
https://www.facebook.com/insaninsanca1/