Gazete insan

20 Ağustos 2017 Pazar

Almanya'dan Erdoğan'ın boykot çağrısına sert tepki





Almanya'dan Erdoğan'ın boykot çağrısına sert tepki

Almanya Başbakanı Angela Merkel, Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan'ın boykot çağrısına yönelik olarak Türkiye'den hiçbir müdahaleye müsamaha etmeyeceklerini söyledi.
Erdoğan'ın "Türkiye ile Gümrük Birliği anlaşmasını güncellemeyeceğiz" ifadesinin ardından Merkel'e cevap olarak söylediği "Türk seçmenler sandıkta gerekli dersi vermeli" ifadesine Almanya Başbakanı'ndan yanıt geldi. Herford'da parti mitingi sırasında konuşan Merkel, "Türkiye kökenliler de dahil tüm Alman vatandaşlarının özgür seçim hakkı vardır. Hiçbir müdahaleye müsamaha göstermiyoruz" dedi.
'ERDOĞAN TARAFTARI OLMAYAN HERKES VATAN HAİNİ İLAN EDİLİYOR'

DW Türkçe'nin aktardığına göre, Yeşiller Partili liste başı adayı Cem Özdemir de Erdoğan'ı eleştiren isimler arasında yer aldı. Erdoğan'ın seçimlere beş hafta kala yaptığı çağrıyı biraz şaşırtıcı bulduğunu söyleyen Özdemir, "Demokrasi yanlısı olup, Türkiye'deki baskı ve yolsuzluğa karşı olan ve Erdoğan taraftarı olmayan herkes vatan haini ve düşman ilan ediliyor" dedi. Özdemir, "AfD'nin Erdoğan'ın listesinde yer almaması ilginç. Bu da onların ideolojisi ile Erdoğan arasındaki bağı gösteriyor" şeklinde konuştu.

'DESPOT SINIRLARI AŞIYOR'

Bild gazetesine konuşan Hristiyan Sosyal Birlik Parti (CSU) Genel Sekreteri Andreas Scheuer ise açıklamasında, "Federal seçimler için seçim direktifleriyle Boğaziçi'ndeki despot sınırları aşıyor" şeklinde konuştu.
'Erdoğan'ın katlanılamaz bir şekilde Alman iç politikasına karıştığını' söyleyen Scheuer, "Erdoğan Türkiye kökenli Almanları beşinci sütunu haline getirmeye çalışıyor" ifadelerini kullandı.

'TÜRKİYE'DEKİ İNSAN HAKLARI İHLALLERİNİ ELEŞTİRENLER TÜRKİYE DÜŞMANI DEĞİLDİR'

Scheuer, "Buna izin vermeyeceğiz. Almanya'da seçme hakkı olan herkes demokratik ve özgür biçimde seçer. Ve Türkiye'deki insan hakları ihlallerini eleştirenler de Türkiye düşmanı değildir" dedi.

'BURADAKİ HİÇ KİMSENİN ANKARA'NIN DİREKTİFLERİNE İHTİYACI YOK'

Federal Meclis Türk-Alman Parlamenterler Grup Başkanı Michelle Müntefering de "Almanya'daki seçimler, eşit, özgür ve gizlidir. Bu ülkede yaşayan vatandaşların muhakeme gücü de buna gereksinim duyuyor. Burada hiç kimsenin Ankara'dan direktiflere ihtiyacı yok" dedi.
Hristiyan Demokrat Birlik Partili (CDU) Cemile Giousouf, Bild gazetesine verdiği demeçte, "Türkiye kökenli Alman vatandaşları ülkeleri için neyin iyi olduğunu Sayın Erdoğan'dan daha iyi biliyor. Çoğunluk onun iç politikasına alet edilmekten bıktı" şeklinde konuştu.

19 Ağustos 2017 Cumartesi

AKP tarımı iflas ettirdi, çiftçiyi bitirdi





AKP tarımı iflas ettirdi, çiftçiyi bitirdi

CHP lideri Kemal Kılıçdaroğlu Yozgat'ta partisi tarafından düzenlenen 'Bakliyat Çalıştayı'na katıldı. CHP lideri "1990'lı yıllarda Türkiye mercimekte dünya birincisiydi, şimdi geldiği durum içler acısı" dedi
CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu, Yozgat'ta partisi tarafından düzenlenen "Bakliyat Çalıştayı'na katıldı, hububat üreticilerinin sorunlarını dinledi. Toplantıya Genel Başkan Yardımcısı Çetin Osman Budak, Edirne Milletvekili Okan Gaytancıoğlu, Tokat milletvekili Kadim Durmaz, Kayseri Milletvekili Çetin Arık da katıldı.. Kılıçdaroğlu, "Tarıma bütün ülkeler teşvik verir. Fındık, buğday üreticisi ciddi sorunlar yaşamaktadır. Türkiye'de tarıma destek yetersizdir, mercimek ithal eden ülke konumunda. Oysa 1990'lı yıllarda Türkiye mercimeket dünya birincisiydi ve mercimek ihraç ederdi" dedi.

Yozgat Çamlık Otel'de düzenlenen ve sivil toplum kuruluşları temsilcilerinin katıldığı basına kapalı toplantıda, Yozgat'ın bakliyattaki tarımsal sorunları dile getirildi. Yaklaşık 2 saat süren toplantı ardından Kılıçdaroğlu, gazetecilere kısa açıklamada bulundu. Tarımın sorunlarını yaşayan kesimlerle bir araya gelerek dinlediklerini, kendilerine sorunları aktardıklarını belirten CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu, şunları söyledi:

"1990'lı yıllarda Türkiye mercimekte dünya birincisiydi"

"Tarımın sorunlarını yaşayan kesimlerle bir araya gelerek dinledik, yaşadıkları sorunları aktardılar bize. Yozgat'ın en temel özelliklerinden birisi, mercimeğin ana vatanı olmasıdır. Yozgat'ın merciemği sadece Türkiye'de değlil, bütün dünyada bilinir. Ama bugün Türkiye mercimek ithal eden ülke konumunda. Oyasa 19990'lı yıllarda Türkiye mercimekte dünya birincisiydi ve mercimek ihraç ederdi. Tarım sektörü stratejik bir sektördür. Tarıma bütün ülkeler tevşvik verirler. Fındık üreticisi, bugday üreticisi ciddi sorunlar yaşamaktadır. Tarım Kanunu'nun 21'inci maddesinde yer alan milli gelirin yüzde biri olarak tarıma teşvik uygulamasını başlatın dedik, hükûmet başlatmıyor. Ttarım yeterli desteği alamıyor. Yozgat kan kaybeden bir kenttir. milletvekili sürekli düşüyor, nüfusu sürekli azalıyor. Tarım bölgesi olan Yozgat'ın desteklenmesi gerekiyor."
Kılıçdaroğlu, öğle yemeğinden sonra toplantıya devam edecek ve bazı ziyaretlerde bulunacak. 






CHP'li vekil Der Spiegel'in haberini sordu






CHP'li vekil Der Spiegel'in haberini sordu
CHP Mersin Milletvekili Fikri Sağlar, Alman Der Spiegel dergisinde yer alan bir haberde ‘Rıza Sarraf davası’ndan endişelenmesi gereken isimler arasında Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan’ın yer aldığına dikkat çekerek, ‘iktidar sahiplerinin kamuoyu vicdanını yaralayan bu iddialar hakkında ivedilikle açıklama yapması gerektiğini’ belirtti.
Örtbas edilen 17-25 Aralık yolsuzluk ve rüşvet operasyonunun kilit ismi işadamı Rıza Sarraf, Türkiye’de mahkeme kararlarıyla ‘aklanmış’, ancak geçen yıl tatil için gittiği ABD’de dolandırıcılık suçlamalarıyla tutuklanıp hapse atılmıştı. 17-25 Aralık yolsuzluk ve rüşvet soruşturmasında Sarraf’ın rüşvete bağladığı belirtilen isimler arasında dönemin bakanları da bulunuyordu. Erdoğan ise ilk günden itibaren Sarraf’ı ‘hayırsever bir işadamı’ olarak nitelemişti.
‘Türk hükümeti dava konusu’

Sağlar, Spiegel haberinden yola çıkarak Başbakan Binali Yıldırım’ın yanıtlaması isteğiyle kaleme aldığı soru önergesine şöyle başladı: “Der Spiegel’de ‘Midas operasyonu’ başlığı altında Reza Zarrab dosyasına yer verilmiştir. New York’taki davanın hazırlığından bahseden dergi, alt başlıkta ‘altın kaçakçılığı, kara para aklama ve Türk hükümetinin dava konusu’ oluşuna yer vermiştir.”
Sağlar, Der Spiegel’in bu davadan endişelenmesi gereken isimler arasında ‘büyük bir Türk bankasının eski müdürlerinden’ Süleyman Aslan ve ‘belki de’ diyerek Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ı da saydığına dikkat çekti.
Erdoğan gerek bir önceki Barack Obama gerekse mevcut Donald Trump yönetimi nezdinde Sarraf’ın salıverilmesini istemişti. Sarraf’ın Amerikalı avukatlarının da Ankara’ya gelip Erdoğan’la görüştüğü ortaya çıkmıştı.
CHP’l vekil şöyle devam etti: “Birçok ayrıntının tablolar ve şemalarla aktarıldığı haberde, iddianamede yer aldığı öne sürülen bilgilere de ayrıntılı yer verilmiştir. İddianamede Türk bürokrasisinde dağıtılan rüşvetlerin excel tablolar halinde yer aldığını açıklayan Der Spiegel, en çok rüşveti (eski sanayi bakanı) Zafer Çağlayan’ın 32 milyon avroyla aldığını, (eski içişleri bakanı) Muammer Güler’e ise hizmetleri karşılığında 6 milyon dolar ‘ödendiğini’ öne sürmektedir.”
CHP’li vekil, ‘iktidar sahiplerinin kamuoyu vicdanını yaralayan bu iddialar hakkında ivedilikle açıklama yapması gerektiğini’ vurgulayarak başbakana şu soruları yöneltti:

“Der Spiegel’in iddiaları hakkında ne düşünüyorsunuz?
Hayırsever işadamı derken, bakanlarınıza verildiği iddia edilen rüşveti mi kastetmiştiniz? Yoksa TÜRGEV’e yapıldığı iddia edilen yardımları mı?
Altın kaçakçılığı, kara para aklama gibi yüz kızartıcı bir davada Türkiye’nin adı neden geçmektedir?
Türkiye’de örtbas edilen 17-25 Aralık Yolsuzluk Operasyonunun, Amerika’da dillendirilmesi sizi korkutuyor mu?”

18 Ağustos 2017 Cuma

Washington post: Erdoğan, iç çatışma ihtimaline karşı yeni örgütlenmeler üzerinde çalışıyor




Washington post: Erdoğan, iç çatışma ihtimaline karşı yeni örgütlenmeler üzerinde çalışıyor

Erdoğan'ın sivil vatandaşları silahlandırıp örgütleyerek 2013’teki gibi yaygın protesto ihtimaline karşı bunları kullanmaya hazırlandığına ilişkin iddiaların yer aldığı Washington Post'taki Türkiye analizinde, "Türkiye önümüzdeki yıl karşılaşması muhtemel şoklara hazırlıksız yakalanacaktır. Eğer ülkedeki durum kontrolden çıkarsa sonuç; demokrasinin geri dönmesi değil, şiddet ve kaos sarmalı olabilir" denildi
ABD’nin önemli gazetelerinden Washington Post’ta Nicholas Danfhort’un imzasını taşıyan bir Türkiye analizi yer aldı. Danfhort, Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan her zamankinden güçlü görünse de Türkiye’nin şiddet ve kaos sarmalına girebileceğini öne sürdü.
Cumhuriyet’in aktardığı habere göre, Danfhort’un yazısında yer alan bazı dikkat çekici bölümler şöyle:

“Türkiye’nin kaderinin sivil otoriterlik sayesinde boğucu ama istikrarlı bir seyir izleyeceğini varsaymak hata olacaktır. Askeriye gibi kurumlardaki bölünme, Erdoğan’ın demokratik mirası aşındırması ve parlamenter demokrasiye yönelik devam eden saldırılarıyla birleşince, Türkiye önümüzdeki yıl karşılaşması muhtemel şoklara hazırlıksız yakalanacaktır. Eğer ülkedeki durum kontrolden çıkarsa sonuç; demokrasinin geri dönmesi değil, şiddet ve kaos sarmalı olabilir.”


Darbe girişimi sonrası ordunun giderek daha güvensiz ve paranoid olduğunu iddia eden Danfhort, Erdoğan’ın sivil çatışma ihtimaline karşı iyi silahlandırılmış ve kendisine çok sadık yeni başka örgütlenmeler üzerinde çalıştığını öne sürdü.
Yazıda, hükümetin polis özel kuvvetlerini ve istihbarat servisini orduyla bir çatışma ihtimaline karşı daha fazla silahlandırdığı vurgulanırken, “Erdoğan, aynı zamanda sivil yurttaşları silahlandırıp örgütleyerek 2013’teki gibi yaygın protesto ihtimaline karşı bunları kullanmaya hazırlanıyor” ifadesine yer verildi ve söz konusu yapılara örnek olarak ‘Osmanlı Ocakları’ zikredildi.
“Türkiye’nin kurumlarının çöktüğünü” ileri süren yazar, yazısını “En kötü senaryo, Erdoğan’ın ülkeyi artık istikrarı sağlamanın mümkün olmadığı noktaya kadar sürüklemesidir” ifadesiyle bitiriyor.

TÜRKİYE cumhuriyeti cumhurBAŞKANI…





TÜRKİYE cumhuriyeti cumhurBAŞKANI…

Bir süre sonra Cumhur’da kalkacak. Geriye ne kalacak? BAŞKAN…. Ne olmak istiyordu Erdoğan? Tabi ki BAŞKAN….. Oluyor işte yavaş, yavaş… Amacına ulaşıyor işte…
Cumhurbaşkanlığı Sözcüsü Kalın’ın açıklamasına göre 50 yıldır kullanılan bir ifade imiş ve Cumhurbaşkanlığı kelimesinde zaten Cumhuriyet varmış….

Beni şahsen tatmin etmeyen bir açıklama ve Cumhuriyet kasten kaldırılmıştır. 50 yıldır kullanılıyorsa ne olmuş? Zarar mı edilmiş? Ayıp mı olurmuş? orada Cumhuriyet durunca. Ne zararı vardı asaletiniz mi aşağıya düşüyordu? İtibarsızlaştırdı mı ne oldu?
Alıştırıyorlar ve takiyye yapıyorlar. Halk alıştırılıyor.
Bir süre sonra Cumhur’da kalkacak. Geriye ne kalacak?
BAŞKAN….
Ne olmak istiyordu Erdoğan?
Tabi ki BAŞKAN…..
Oluyor işte yavaş, yavaş… Amacına ulaşıyor işte…
Cumhurbaşkanlığı Genel Sekreter Yardımcısı ve Sözcüsü İbrahim Kalın, Best FM’de yayınlanan “Konuşan Türkiye” programında gündeme ilişkin açıklamalarda bulundu. Kalın,Tayyip Erdoğan’ın Twitter hesabındaki unvan bölümünde yazan “Türkiye Cumhuriyeti Cumhurbaşkanı” ifadesinin “cumhuriyet” silinerek “Türkiye Cumhurbaşkanı” ile değiştirilmesi için de açıklama yaptı. Kalın;Cumhurbaşkanı, cumhuriyet rejimi ile yönetilen bir devletin başındaki kişi demektir. İçinde var zaten dolayısıyla tekrar etmek oluyor.
İşte Saray sözcüsü İbrahim Kalın’ın o açıklamasından başlıklar;

“Uygulama ilk değil”
“Cevdet Sunay’ın, Fahri Korutürk’ün, Özal’ın, Demirel’in, Sezer’in, Sayın Abdullah Gül’ün birçok davetiyesinde ‘Türkiye Cumhurbaşkanı’ ifadesi kullanılmıştır. Nitekim YSK’nın 2014 yılında Cumhurbaşkanımızın seçimiyle ilgili Resmi Gazete’de yayımlanan kararına baktığınız zamanda orada da ‘Türkiye Cumhurbaşkanı olarak seçilmiştir’ ifadesi yer almaktadır.”
“Cumhuriyet rejimini içinde zaten barındıran bir ifadedir”

“Şu sorulabilir tabii ki ‘neden Türkiye Cumhuriyeti Cumhurbaşkanı denmesin?’ Biz burada Türk Dil Kurumu’na da danıştık, Türk Dil Kurumu’nun da hem sözlüğünde hem yaptığı diğer izahlarda bakıldığında aslında çok mantıklı bir şey var. Cumhurbaşkanı, cumhuriyet rejimi ile yönetilen bir devletin başındaki kişi demektir. İçinde var zaten dolayısıyla tekrar etmek oluyor. Türkiye Cumhuriyeti Cumhurbaşkanı dediğinizde ‘Cumhuriyet’i iki defa etmiş oluyorsunuz. Türkiye Cumhurbaşkanı ifadesini daha doğru olduğu, Türk Dil Kurumunun da ifade ettiği şey. Bazı vatandaşlarımız şunu sorabilir, ‘Ne zararı var?’ Böyle de kullanılabilir fakat daha iktisatlı, dil ve gramer açısından daha doğru olanı ‘Türkiye Cumhurbaşkanı’ ifadesi.”

“50 yıldır kullanılıyor”

“Yeni bir konu değil bu. Dönem dönem ısıtılıp tekrar tedavüle sokuluyor. O konuda vatandaşlarımızın da zihni netliğe sahip olması açısından tekrar edeyim; bu ifade yaklaşık 50 yıldır kullanılmaktadır. Çünkü Cumhurbaşkanı ifadesi, cumhuriyet rejimini içinde zaten barındıran bir ifadedir.” diye konuştu.
http://www.kocaelicumhuriyet.com/

12. Sınıf ders kitabında skandal başlıklar…




12. Sınıf ders kitabında skandal başlıklar…

18 Temmuz’da müfredatlar yayınlanınca gazete ve televizyonlar “‘boş ol’ denerek hakim önüne çıkmadan erkeğin karısını boşayabileceği, dul kalan kız çocuk sahibi kadının, yeni eşiyle zifaf yaşamadıysa kızının yeni eşiyle nikahlanabileceği ders kitaplarına giriyor”
Oda tv.nin tarihçi yazar Mustafa Solak il yaptığı söyleşi günümüz Türkiyesin’de eğitimin ve kurumlarının nasıl yozlaştırılarak yobaz yetiştirildiğini, laiklikten verilen tavizlerin nelere mal olduğunu, laikliği anlama ve anlatma noktasındaki eksiklikleri ve sonuçlarını anlatıyor.

Ciddi olarak çağdaş bir ülkede olması mümkün olmayan bir anlayışın yerleştiği ülke ciddi bir tehditle karşı, karşıyadır. Bu çok tehlikeli gidiş ülkenin sonunu getirmek isteyenlerin somut çabalarıdır.

Resmen ülke ortaçağa evriliyor.

12. Sınıf ders kitabında skandal başlıklar

Laiklik ateizmdir, hırsızın eli kesilir, eşkıyalar öldürülür..
Tarihçi-yazar Mustafa Solak ile son kitabı “Laikliği Doğru Anlamak” ve kitabında da değindiği yeni müfredatlar üzerine konuştuk.
Nisan ayında Kaynak Yayınları’ndan “Laikliği Doğru Anlamak” adındaki kitabınız çıktı. Bu kitapta temel olarak neyi anlatmayı amaçlıyorsunuz?
“Cumhuriyetçi kesim” olarak adlandırdığım sağdan sola geniş bir yelpazeyi içeren bu kitle, laiklikten ödünler vermekte, laiklik karşıtlarının uygulamalarına “halkla birleşememe” tedirginliği nedeniyle yeterince tepki göstermemektedir.

Laiklik hassasiyeti olan kurum (sendika, dernek, oda, parti, vb) ve vatandaşların laiklik algılarındaki hata, yanlış, eksiklerini göstermeyi ve bunları nasıl azaltacağımızı, mücadeleyi daha doğru nasıl verebileceğimizi göstermeye çalışıyorum. Laikliği önce bizim tanım ve özellikleriyle bilmemiz, muğlak nokta bırakmamamız, netleştirmemiz, kısaca doğru anlamamız gerekir.

Kitabınızın ismi ilginç. Gerçekten laikliği doğru anlamıyor muyuz?

Laiklik, üzerinde tanım birliği yapılamayan bir kavram. Kimine göre din düşmanlığı kimine göre dinin özgürce yaşamasının garantisi. Bu iki uç arasında yüzlerce tanım dolaşıyor. Bir de uygulamanın kendisi laiklik sanılıyor. Örneğin “laiklik önemlidir” diyoruz. “Ama laiklik de üniversite mezuniyet töreninde başörtülü anneleri stadyumlara sokmadı” şeklinde yanıt veriliyor. Oysa uygulama başka laiklik başka. Uygulama ile laikliğin tanımını yapamazsınız. Bir de bizler laikliğin önüne “inançlara saygılı”, “dinlere saygılı”, “tarikatlara saygılı”, “katı”, “pasif”, “özgürlükçü” sıfatları getirip laikliği başkalaştırıyoruz. Bizler de laikliği yeterince doğru anlamadığımızdan doğru anlatamıyor ve bu sıfatları getiriyoruz. O zaman çeşit çeşit laiklik tanımı ortaya çıkıyor.

Muhafazakâr kesimin bir kısmı laikliğin inançlarını yaşatmadığını düşünüyor. Laiklik inançlara saygılı değil mi?

Laiklik, egemenliğin, kamusal otoritenin kaynağının ilahi kudretten insana devredilmesi, aklın özgür gelişimi için eleştirel düşüncenin, bilimin referans alınmasıdır. Toplum yaşamında ve devlet yönetiminde dinin değil, bilimin, aklın, toplumsal ihtiyaçların dikkate alınmasıdır. Atatürk’ün deyimiyle “din ve dünya işlerinin ayrılığı”dır. Laikliğin özü eleştirel aklı geliştirmek, insanın özgür birey olabilmesinin yolunu açmaktır. Laiklik din düşmanlığı değildir. Laik devlet için bireylerin dindar olması korku sebebi değildir. Çünkü dindar dinini bireysel alanında yaşar, topluma ve devlete dayatmaz.

Fakat bizler “cemaatlere, tarikatlara saygılı”, “özgürlükçü” laiklik dersek inanca özgürlük yokmuş algısı yaratırız. Eskide olan bazı hatalı uygulamalar aşıldı. Bugün asıl tehlike laik Cumhuriyet’in varlığınadır. Kimilerimiz sanki siyasetin içinde değillermiş ve okullarda yarışmalar, etkinlikler düzenlemiyorlarmış gibi “cemaatler devlet işine karışmasın” söyleminden ibaret naif ve gerçeklerden uzak bir laiklik anlayışı dile getiriyor. Kimi siyasetçilerin Atatürk döneminden itibaren dindarların yaşamında baskı varmış gibi “laiklik” yerine “sekülerlik” tercihi, “katı laiklik” denerek “özgürlükçü laiklik” talep etmesi, haliyle Cumhuriyetçi kesimin de aklını karıştırarak bu söylemlerin benimsenmesine neden oluyor. Bu söylemler laiklik karşıtlarını istemeden hâlâ “mağdur” göstererek cesaretlendiriyor. Akrabalarını liyakat gözetmeksizin bürokrat yapanlar, toplumu tarikat cemaat ağıyla denetleyenlerin hâlâ “vesayete karşı inancımızı özgürce yaşamak için mücadele ediyoruz” söylemiyle mağdur rolüne soyunmaları uyarıcı olmalıdır. Onun için laikliğin önüne sıfat getirmeyelim laikliğe “laiklik” diyelim. Laikliğin toplumun huzurunu sağladığını belirtelim.

15 Temmuz darbe girişimini laiklik açısından nasıl değerlendiriyorsunuz?

Cumhuriyetçi kesim verilen tavizlerin kendilerini halkla buluşturmadığını, dahası laiklik karşıtlarını daha da cesaretlendirdiklerini görmeye, bu durumu sorgulamaya başladılar. Toplumumuzun muhafazakâr tabanında da o kadar “düşman”,”hain” gösterilmemize rağmen bu farkındalığı görüyorum. 15 Temmuz bu noktada kırılmadır. Bundan sonrasında farkındalığın artması, laik cumhuriyeti savunduğunu söyleyen dernek, parti, sendika, oda, vb. kurumların netleşmesine, tutarlı olmasına bağlıdır. Ders çıkarmazsak halkın kafasının karışmasına bizler de neden olacağız. Dini, bireysel, vicdani alan olmaktan uzaklaştırılıp gerekçelerimizin onayladığımız araç haline getirdikçe bu yanlışlara ortak olacağız.

LAİKLİK YOKSA HAK ARAMA BİLİNCİ KÖRELİR
Peki, “Cumhuriyetçi kesim” dediğiniz kesim laikliği nasıl anladı?

Son birkaç yıla kadar laikliği “yaşam tarzının savunulması” olarak anladık. Laikliği yaşam tarzının savunulması olarak gören kimileri bugün bunun mücadeleyi dahi önemsiz görüyorlar ve ekonomik mücadeleye odaklanmış durumdalar. “Bugüne kadar yaşam tarzına dayalı laikliği savunduk da ne oldu” denerek bun­dan vazgeçiliyor. Laiklik denerek halk ürkütülmemeliydi. Bunun yerine emekçinin ekonomik taleplerinin yanında olunursa halk kazanılabilirdi. İyi ama “iş yerinde aşırı tedbir Allah’a güveni sarsar”, “kıdem tazminatı caiz değildir”, “fıtrat gereği öldüler”, “sigorta yaptırmak tevekküle aykırıdır” denilen ortamda emekçinin hak arama bilinci körelmez mi?

Bu soruya yanıt vermekten kaçındılar. Laikliğin özünde aklın özgürleşmesi olduğunu, aklını günah, sevap, haram, helal, caiz, mekruh kavramlarıyla meşgul eden emekçinin hakkını arama bilincinden uzaklaşacağını görmedik, görmek istemedik. Bazılarına göre ekonomik refah otomatikman insanları laikleştirecekti. Geçenlerde konferans için gittiğim İzmir’de bir kadın dinleyici Afyon Emirdağ’da yurtdışında çalışan Türklerin yoğun olduğunu ve her evde Mercedes bulunduğunu, buna rağmen referandumda “evet”in önde çıktığını belirtti. Demek ki zenginleşme her şeyi apaçık görmeyi sağlamıyor. Şimdi bunu kavratmamız lazım.

Biraz önce Atatürk’ün “din ve dünya işlerinin ayrılığı” tanımını verdiniz. Biz “din ve devlet işlerinin ayrılığı” olarak biliyorduk. Farklı şeyler mi?



Elbette farklı. Hatta farka dikkat edilmesi gerekir. Dünya işlerinin kutsal metinlere atıfla yapılmaması anlayışından uzaklaşılmıştır. Dini, siyasi ve ekonomik gayeleri için araç olarak görenler bu tanımı benimsemişler ve bu tanımın açtığı kanal üzerinden laikliği budamaya devam etmişlerdir. Nasıl olsa topluma din hükümleriyle müdahalenin önünde devlet engeli yoktu. Tarikat ve cemaatlerin çoğalmasını sağlayarak toplum üzerinde din yoluyla egemenlik kurmaya devam ettiler. Tarikat ve cemaatler ne de olsa devlet değil sivil toplum kuruluşlarıydı. Toplumsal yaşayışı din yoluyla denetimine alan cemaat ve tarikatlar, kendilerine yakın siyasetçiler aracılığıyla Meclis’te yer bulmuş ve iktidarlar eliyle devlet işlerinin de dine göre şekillenmesine neden olmuşlardır.

Kitabınızın başlıklarından biri de “Gerçek İslam tartışması ilericilerin işi değildir.” İslam’ın gerçeğinin ne olduğunu söylemenin ne sakıncası var?

Cumhuriyetçi kesimin psikolojik savaşa esir düşerek gerçek İslam tartışması yapmaları doğru değil. Bu tartışma bilimsel alanda kalsa iyi ama siyasetlerin kabul görmesi için kullanılıyor. Hükümetin ve dincilerin aslında İslam’dan nemalandığı, para, mevki için İslam’ı kullandığı, oysa ki gerçek İslam’ın o olmadığı, asıl Müslüman’ın kendileri olduğuna dair cümleler sarfediliyor.

Anlıyorum, Cumhuriyetçi kesim, oy sınırının en fazla %40 olduğunu düşünerek muhafazakâr yurttaşlarla bağ kurmak istiyor ve bunun için de kendilerinin İslam düşmanı olmadığını dile getiriyorlar. Fakat bu tartışmanın tehlikeleri var: Birincisi İslamiyet sadece Kuran’dan anlaşılan bir şey değil. Doğrudan Kuran’a bakarak her konuda hüküm verilemez. Din konusu, Kuran, hadis, din adamlarının kitapları, tarikat ve cemaat şeyhlerinin görüşleriyle oluşan önemli bir külliyat. Laikliği savunanlar bu külliyatı bilmiyor. Üç beş ayet ile yanıt verdiğini sanıyor.

İkincisi “Gerçek İslam” tartışması fikirlerin din üzerinden onay görmesine neden olur. Din üzerinden fikirlere meşruluk arama toplumu daha hümanist olmaya değil bağnazlaşmaya götürür. Halkı anlayacağım, bağ kuracağım diye seçim çalışmasında üzerinde ayet, dini sözler yazan hediyeler dağıtılması sıkıntılıdır. Halkı, her zaman kendisine din üzerinden ulaşılma, din üzerinden ikna edilme beklentisine sokar. İyi niyetle başlanılan yolun sonu halkı yobazlaştırmaktır. Cumhuriyetçiler Cumhuriyeti kendi elleriyle yıkıma götürmemelidir.


“AVA GİDERKEN AVLANIRLAR”
Peki, ne yapalım?

Bilimsel tartışmanın dışında dinle zıtlaşarak, toplumsal gerçekliğe gözümüzü kapatarak din karşımıza alınmamalıdır. Laiklik zaten herkese inanç özgürlüğü vermiştir. Bu özgürlüğün önünde engel olunmaması yeterlidir. Fikirlere din üzerinden haklılık sağlamak da ilericilerin işi değildir.

“İslamiyet’te bunun yeri şöyle”, “o değil ben gerçek Müslümanım”, “benim kardeşim de türbanlı” tartışması dinin meşruluk alanını genişleterek fikirlerin din üzerinden onaylanmasına neden olur ki ilericiler bu alanda İslamcılarla, gericilerle yarışamaz. Ava giderken avlanırlar. Bu tartışmadan, din üzerinden meşruluk arama çabasından uzaklaşılmalıdır. “Dinin, Cumhuriyet, ulus devlet, kadın onuru, laiklik karşıtı yorumunu hayata geçirmeye izin vermeyiz” diyelim yeter. “Din bunları içeriyor mu, ne kadar içeriyor?” konusu ilahiyatçıların işi.

Konuşmanızda “dinci” kelimesini kullanıyorsunuz. Kitabınızda da “dindar-dinci” ayrımından bahsediyorsunuz. Nedir bu ayrım?

Dindar kişi, toplumsal yaşamda insanlara din yorumu dayatmayan, inanca çıkarcı olarak yaklaşmayan, devleti ve siyaseti dine göre yönlendirilmesini savunmayan, inancını bireysel dünyasında yaşayan kişidir. Dindar, bilimin yerine inancını koymaz. Buna rağmen dini para, mevkii için siyasete alet edenler (dinci) toplumu dinle denetime almak isterler. Dini kendi çıkarı için yorumlayarak kendi inançlarını halka da dayatır. Laik devlet, inançların birbirleriyle çatışmaması ve topluma dayatılmaması adına buna izin vermez. Dolayısıyla dindar olan kişi laik, laik olan kişi dindar olabilir. Dindarlık, devlet düzenine değil inancın gerektirdiği ibadetlere ve davranışlara ilişkindir. Zaten bilimin, aklın yol göstericiliğini savunan, inanç tarzı dayatmayan anlayış laikliğin özelliklerindendir.

Dincilik ise devlet, siyaset düzeninin ve toplumsal yaşamın dine göre şekillendirilmesini ve yönetilmesi savunan fikirdir. Din, halkın sömürülmesinin meşrulaştırıcı aracı olarak kullanılır. Dincilik, Hayrettin Karaman’ın “yolsuzluk hırsızlık değildir” sözündeki gibi hırsızlığı aklamanın, kadını ikinci sınıf insan görmenin, iş cinayetlerinin, asgari ücrete sadece 49 TL zam yapmanın dini gerekçelerinin uydurulmasının adıdır.

Bu farkı bilirsek dindarı dinciden ayırarak dindar yurttaşlarımızı kazanabiliriz.
Kitabınızda laiklik mücadelesinin önemsemeyerek emek mücadelesinin savunulmasıyla yetinilmesini eleştiriyorsunuz. Bunu biraz açar mısınız?

“Bugüne kadar yaşam tarzına dayalı laikliği savunduk da ne oldu” denerek bundan vazgeçiliyor. Buna göre artık Etiler, Cihangir, Beşiktaş, Kadıköy’deki insanın yaşam şeklinin savunulması “elitist” bir tavırdır. Bunun yerine hükümetin yolsuzlukları, hırsızlıkları, ekonomi politikaları, emekçilerin hakları üzerinden siyaset geliştirme çabası savunuluyor. Doğru elbet ama bu yaklaşım, yaşam tarzının savunulmasının geri plana atılmasını gerektirmez. Üç nedenle gerektirmez. İlk olarak yaşam tarzının savunulması insanın nasıl yaşayacağına dayalı temel bir taleptir. İkincisi, halkın eğitimin ve toplumsal yaşamın dinselleştirilmesini normal kabul ettiğinin, laikliği önemsemediğinin dayanağı yoktur. Özgecan’ın vahşice katledilmesinden sonra toplumun hangi sloganlarla ayağa kalktığına dikkat edelim. Eylemler “kadına yönelik şiddetin önlenmesi”nin ötesine taşarak laiklik, özgürlük taleplerine dönüşmüştür. Bu durum Haziran Ayaklanması kadar önemsenmelidir. Üçüncüsü emek mücadelesi ancak özgür, eleştirel akılla verilebilir. Bunu da laiklik sağlar.

Laikliğin geçmiş yıllarda yaşam tarzının savunulmasına hapsedilmesi ne kadar yanlışsa bunu önemsemeyip ekonomi politikalarına, emekçinin haklarına hapsolmak da o kadar yanlıştır. Laiklik ile emeğe sahip çıkmak birbiriyle çelişmez ve biri diğerini öncelemez. Aksine emeğin haklarına sahip çıkmak için laikliğe sahip çıkmak gerekir. İstanbul Müftülüğü’nün hazırladığı cuma hutbesinde iş güvenliği tedbirlerinde aşırılık “Yüce Allah’a güveni sarsan bir davranış haline dönüşür” denildi. “Sigorta yaptırmanın tevekküle aykırı olduğu”nun dendiği ortamda insanlar hakkını aramayı bu dünyada değil öte dünyada arar. Soma’da madencilerin katli sonrası binlerce imamın gönderilerek madencilere ve acılı ailelere, haklarını aramaları değil “Allah rızası için isyan etmemeleri” telkin edilmiştir. Laiklik, emekçinin kendini herhangi bir dinin ümmeti, bir mezhep veya tarikatın müridi görmeyerek sınıf bilincine kavuşması içindir. Laiklik tam da aklımızın dini gerekçelerle uyutulmadan haklarımızı bu dünyada savunabilmemize yarar. Laiklik, toplumun çoğunu oluşturan emekçiler için olmazsa olmazdır. Laiklik mücadelesi, emekçi için tarikat denetiminde azla yetinmeye, kanaatkârlığa rıza göstermemesi, hakkını aramak yerine dinci vakıfların “hayırseverliğine” dayalı sosyal yardımları aracılığıyla sadaka kültürüne alıştırılmaması için gereklidir. Laiklik, emekçinin kendini herhangi bir dinin ümmeti, bir mezhep veya tarikatın müridi görmeyerek sınıf bilincine erişmesi içindir.

12. SINIF DERS KİTABINDA SKANDAL İFADELER
Laikliğin eğitim ile de önemli ilişkisi var. Yeni müfredatlar yayınlandı. Kitabınızda ders kitaplarını ve müfredatlarda laikliğe aykırı ifadeleri ele almışsınız. Nedir bunlar?

“Halkı kazanamama” tedirginliği nedeniyle önemsemediğimiz konulardan biri de eğitim. 18 Temmuz’da müfredatlar yayınlanınca gazete ve televizyonlar “‘boş ol’ denerek hakim önüne çıkmadan erkeğin karısını boşayabileceği, dul kalan kız çocuk sahibi kadının, yeni eşiyle zifaf yaşamadıysa kızının yeni eşiyle nikahlanabileceği ders kitaplarına giriyor” şeklinde tepki göstermeye başladılar. Güzel de bunlar İmam hatip lisesi ders kitaplarında zaten var. Açın, Akaid ve Kelam, Fıkıh Okumaları kitaplarında görürsünüz. Dahasını söyleyim. Anadolu İmam Hatip Liseleri 12. sınıf “Akaid ve Kelam” ders kitabında dinden çıkmak isteyenin her şartta öldürülmesi gerektiğinin tartışmalı bir konu olduğu yazılıdır. “Öldürülmemelidir” demiyor. Zina eden bekârlara 100 sopa vurulması, iffetli bir kadına zina iftirasında bulunan kişiye 80 sopa vurulması ve ayrıca şahitliğinin kabul edilmemesi; hırsızın elinin kesilmesi; silahlı gasp, yol kesme ve eşkıyalık gibi suçları işleyenlerin öldürülmesi, asılması, el ve ayaklarının çapraz kesilmesi veya sürgün edilmesi gibi cezalardan bahsediyor.
Laikliğin ateizm, laiklerin ateist olduğu ima ediliyor. Örneğin “Anadolu İmam Hatip Liseleri Akaid ve Kelam 12” ders kitabında şöyle bir cümle var:

“Sekülerizm her ne kadar ilk bakışta din karşıtlığı olarak görülmeyebilirse de yönelimleri itibariyle dini önemsememe, hayatı yaşarken dine referans ve gönderme yapmama anlayışı sebebiyle dinden uzaklaşma sonucu doğurmaktadır.”
Ders kitaplarında ulus devlete saldırı var mı?

Var tabii. Kültürel çoğulculuğun “farklılıklar zemininde birlik ilkesine ve azınlık haklarına vurgu yapan bir anlayış” ve “ulus devletle ulusal kimlik kavramının tam bir antitezi” olduğu belirtiliyor. Ulus devlet anlayışının “etnisiteye, dile, inanca ve hatta aynı inancın alt kolları olarak görebileceğimiz mezheplere dayalı bir ötekileştirme ve dışlama süreci” yaşattığından dem vuruluyor.
Bunları ve daha fazlasını kitabımda yazdım. Kimi milletvekillerine rapor olarak da verdim ama bunlar değerlendirilmedi. Burada asıl soru bizim neden bunları araştırmadığımız, dile getirmediğimiz?

Sizce neden?

Biraz önce belirttiğim gibi; halkı kazanamama, büyüyememe, oy alamama tedirginliği. Laiklik önemsenmedi.

Peki, işe yarıyor mu? Yani önemsenmeyince halk kazanıldı mı?

Hayır, aksine bu tavır laiklik karşıtlarını besledi. Hükümet olmanın olanaklarından yararlanan bir parti varken bir başka kurumun dini referanslarda bulunması “kozu elinden almak” değil dine siyasette rol biçen anlayışa meşruiyet sağlamaktır. Çünkü laiklik karşıtlarının toplumsal tepkiden çekinip zamana bıraktığı konularda laik kesimin konuşması dincileri rahatlatıyor ve “aslında dini konularda konuşmanın normal olduğu” algısını halka yayıyorlar. Bu, laiklik karşıtlarını cesaretlendiriyor ve meseleyi tekrar ısıtıp sunmasına neden oluyor. Türban konusunda daha ilkokulda Mersin’de okula türbanla gelen öğrenci için “bu provakasyondur, bizim böyle bir gündemimiz yok” diyen hükümet, laik kesimin pek de tepki göstermemesinden aldığı cesaretle anaokullarında bile türbanı serbest bırakmıştır. Bugün okulda mescid zorunluluğuna karşı iptal davası açan kurum sayısı yalnızca 4’tür. Bu yeterince tepki göstermediğimizin göstergesi değil mi?

Son olarak, halkı nasıl birleştirebileceğimizi sorayım.

Laiklik ilkesinin, toplumun huzurunu, milletin birliğini, vatanın savunmasını sağlayan temel bir ilke olarak ele alınması yaşadığımız geri gidişi durdurmak açısından hayatidir. Dindarlık ile dincilik arasında fark olduğunu belirtirsek dindar halkı kazanmak daha olanaklı olur. “Devletin işine karışmıyorsa tarikatlara saygı duyalım” anlayışından uzak duralım. Devlete karışmayan tarikat yok. Dahası tarikatlar biat yerleridir. Laiklik mücadelesinin emek mücadelesi içinde olduğunu görelim. Halkın dini değerlerine karşı gelmeden Cumhuriyet, Atatürk, insan onuru, kadın hakları, laikliğe aykırı din yorumunun uygulanmasının, ders kitaplarına konmasının önüne geçelim. Bunları yaptığımızda halkımızı birleştiririz ve büyürüz.

Teşekkür ederim.

Ben de teşekkür ederim.

Taciz etti… Hastanelik edene kadar dövdü… Serbest bırakıldı





Taciz etti… Hastanelik edene kadar dövdü… Serbest bırakıldı

Bu karar nasıl alınıyor, hangi hakim ve savcı hangi vicdanla serbest bırakılıyor. Bir insanın yolunu keseceksin, taciz edeceksin yetmedi hastanelik edene kadar döveceksin.
Seni mahkemeye çıkaracaklar ve hakim seni salıverecek.

Bu şu demektir nerede bir şortlu veya açık gezen kadın görürseniz saldırın, biz size ceza vermeyeceğiz hatta koruyacağız.
Bu resmen tüm kadınları baskı altına almak için bir yöntemdir. Korku salarak giyimlerine müdahele etmektir. Böylece kadınlar istedikleri giyinemeyecek meşru olmayan şiddet ve dehşeti yandaşlarının vasıtasıyla hayata geçirecek.
Neredeyse ödüllendirilerek resmen bu saldırılar teşvik ediliyor.
AKP’nin adalet anlayışı bu işte…
Taciz etti… Hastanelik edene kadar dövdü…
Serbest bırakıldı
İstanbul Esenyurt’ta, 31 yaşındaki P.Ö. herkesin ortasında önce tacize uğradı sonra da hastanelik oluncaya kadar dayak yedi. Saldırgan adli kontrol şartıyla serbest bırakıldı
İstanbul Esenyurt’ta, 31 yaşındaki P.Ö. herkesin ortasında önce tacize uğradı sonra da hastanelik oluncaya kadar dayak yedi. Zanlı ise yakalandıktan sonra adli kontrolle salıverildi.
Olay 9 Ağustos tarihinde Esenyurt’taki Yavuz Sultan Selim Mahallesi Mehtap Sokak’ta yaşandı. Evden çıkan P.Ö. ablasının evine doğru giderken tacize uğradı.
Vatan gazetesinden Esra Can Sınav’ın haberine göre, P.Ö olayı şöyle anlattı:
“Üzerimde şort ve tişört vardı. Kaldırımda yürüyordum. Birden bir şahıs önce beni elle taciz etti. Sinirle dönüp üzerine yürüdüm. Küfür etti ardından da ‘Kıyafetine bak! Dua et kadınsın yoksa seni gebertirim’ dedi. Saldırdı. Beni aldığı gibi yere fırlattı ve kafam kaldırıma çarptı. Teklemeye başladı. Bayılana kadar beni dövdü. F.T. isminde bir şahısmış ve uyuşturucudan ve polise mukavemetten sabıkası varmış. Adli kontrol şartıyla serbest bırakıldı. Davacı olacağım.”
http://www.kocaelicumhuriyet.com/2017/08/17/taciz-etti-hastanelik-edene-kadar-dovdu-serbest-birakildi.html

Personel alımında torpilin ve şifre hırsızlığının yeni adı mülakat….


Personel alımında torpilin ve şifre hırsızlığının yeni adı mülakat….
Soruların çalınma olayı resmileştirildi, çalmaya gerek yok çünkü yandaşlar bilgi zaafiyeti geçirdiklerinden kesin sonuç mülakat yolu açıldı geniş, geniş…..

Bilgi neymiş yandaş ol yeter, ders çalışmana gerek yok zaten bilgili insana da gerek yok, sadece yandaş olarak söyleneni yap sınavı geçemezsen kolayı var mülakat var.

İslam bize bunu emreder, mümine her yol helaldir, kafirler düşünsün, yeter ki ipin ucu bir kere elimize geçsin, ye iç, yat oh ne rahat hayat….
KPSS’yi kazansan 100 alsan bile reisi nasıl bilirsin dediklerinde işin biter, çünkü yandaş olmadığın anlaşılır. 0 alır oturursun yerine….
Kamuya personel alımlarında yazılı sınavın yerine sözlü yani mülakat sistemi yaygınlaşıyor. “Torpile” kapı açtığı gerekçesiyle sendikaların tepkisini çeken mülakatla alımlara bir yenisi daha eklendi. Milyonlarca aday KPSS sonucuna göre işe girmeye çalışırken, bundan böyle sözleşmeli vaiz alımları sadece sözlü sınavla yani mülakatla yapılabilecek.
Hükümet, “Sözleşmeli Personel Çalıştırılmasına İlişkin Esaslarda” değişiklik yaptı. Bu esaslara göre şimdiye kadar yazılı ve/veya sözlü sınav sonucuna göre sözleşmeli arşiv uzmanı, çözümleyici, imam-hatip, insan hakları uzmanı hukukçu, Kuran kursu öğreticisi, müezzin-kayyım, mütercim, programcı, sınav hizmetleri uzmanı, sistem çözümleyicisi, sistem programcısı, tapu arşiv uzmanı, tercüman ile yurt yönetim personeli alınıyordu. Dün yapılan değişiklikle bu unvanlara bir yenisi daha eklendi. Bundan böyle kamuya sözleşmeli olarak alınacak vaizler yazılı – sözlü sınavla ya da sadece yazılı veya sadece sözlü sınavla alınabilecek. Yani sözleşmeli vaizler, sadece sözlü sınavla (mülakatla) kamuda işe başlayabilecek.

http://www.kocaelicumhuriyet.com/2017/08/18/personel-aliminda-torpilin-yeni-adi-mulakat.html

Testis kanseriyim diye sahte çürük raporu almadı. Bedelli de istemedi Onuru ile Askere gidiyor. Sahtekar onursuz devlet adamlarına ve bu devlet adamlarını destekleyenlere ders olsun.!




Testis kanseriyim diye sahte çürük raporu almadı.
Bedelli de istemedi 
Onuru ile Askere gidiyor.
Sahtekar onursuz devlet adamlarına ve bu devlet adamlarını destekleyenlere ders olsun.!

Kemal Kılıçdaroğlu’nun oğlu Kerem askere gidiyor
CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu’nun oğlu Kerem Kılıçdaroğlu’nun askere gitmeye hazırlandığı öğrenildi. Kerem Kılıçdaroğlu, bedelli askerlik yapmak istemediğini söylemişti.
ODTÜ’de Sosyal Bilimler Enstitüsü Asya Çalışmaları alanında yüksek lisans öğrencilerine part-time ders veren Kerem Kılıçdaroğlu askere gidiyor.

Sözcü Gazetesi Ankara Temsilcisi Saygı Öztürk, Kerem Kılıçdaroğlu’nun askerlik yapacağı ilin belli olduğunu aktardı. Öztürk, “İşte Kılıçdaroğlu’nun Cumhurbaşkanı adayı” başlığıyla yayımlanan (18 Ağustos 2017) yazısında şunları kaydetti:
“Bunlarla uğraşırken Kılıçdaroğlu’nun da baba olduğunu unutmayalım. Oğlunun askerlik yapacağı il belli oldu. Bedelli değil askerliğini diğer vatan evlatlarıyla birlikte yapacak. Kılıçdaroğlu ailesinde asker uğurlama tatlı telaşı da yaşanıyor.”

Bedelli askerlik istemedi

6 Nisan’da Habertürk’ten Mine Alşan’a konuşan Kerem Kılıçdaroğlu “bedelli askerliği reddettiğini” vurgulayarak “Normal bir şekilde askerliğimi yapmak istiyorum. Dolayısıyla düğünü askerlik sonrası yapmayı planlıyoruz” demişti.
*******

Stalin’in oğlu Alman askerlerinin eline esir düştüğünde önce Kızıl orduda moral çöküntüsü yaratmak için Yakov’a Stalin hakkında kara propaganda yapması karşılığında para, makam ve rahat bir yaşam vaad ettiler. Yakov bunu kabul etmedi.
Daha sonra Rusların elinde olan bir Alman Maraşal ile takas önermişler.
Stalin; Eğer orada tüm esir Rus çocuklarını bırakırsanız olur demiş. Oradaki çocukların hepsi benim oğlum kadar değerlidir ve bir onbaşı ancak bir onbaşı ile takas edilebilir diyerek cevap vermiş.
Lenin’in kardeşleri Bolşevik devriminden sonra hiçbir ayrıcalık kazanmamış bilimsel çalışmalarına ve askerlik hayatlarına devam etmişlerdir.
Mao’nun oğlu Çin Halk Gönüllülerine katılarak Kore savaşına katılmış bir ABD bombardımanında hayatını kaybetmiştir.
Stalin’in Lenin’den sonra en çok sevilen lider olması halkına ihanet etmemesinden ve tüm Rus çocuklarının oğlu kadar değerli olduğunu göstermesindendir. İhaneti asla kabul etmemiştir.
Oysa bugün ülkemiz artık bu eski devlet adamlığı niteliklerini taşıyanlardan yoksun kalmıştır. Tarihimizde örnekleri varken bizler bugün neler yaşıyoruz vah halimize…..
İktidarın çocuklarının neredeyse tamamı ya çürük aldı, ya bedelli yaptı hemde onlara özel çıkarılan yasalarla…Bu ayıp onlara yeter….
Bu açıdan Kerem Kılıçdaroğlu bedelli askerliği reddederek, çürük almak için türlü hilelere başvurmayarak diğerlerine örnek olacak bir tavır sergilemiş unuttuğumuz bir şey leri bize hatırlatmıştır.

BİTMEDİ Mİ PEŞKEŞİNİZ.! DAHA DOLMADI MI YEŞİL DOLARLARLA KUTULARINIZ.





BİTMEDİ Mİ PEŞKEŞİNİZ.! DAHA DOLMADI MI YEŞİL DOLARLARLA KUTULARINIZ.!?

Ne kadar dini duygularla bütünleşmiş bir eylem, halk için kol kola deprem toplanma alanlarını çevirelim rant alanlarına, cumayı da orda eda eyleriz yine kol kola… 
İnsanlarımızın deprem toplanma alanlarını rant’a devşiren iktidar her şeyi bu millet için yapıyor değil mi arkadaşlar.

Ne kadar dini duygularla bütünleşmiş bir eylem, halk için kol kola deprem toplanma alanlarını çevirelim rant alanlarına, cumayı da orada eda eyleriz yine kol kola…
Kasalarında yeşil,yeşil dolarlar balya, balya çoğalırken daha bir tazelenir imanlar.
Deprem olursa takdiri ilahi, isyan etmek münafıklıktır, Allah’a karşı gelinmez, dua et geçer, üfürdük mü halkımıza iyileşirler deyip imanla memlekete hizmet etmeye devam ederler.
Tamamen fıtratlarına uyan bir hamle alkışlıyoruz…
İstanbul’daki deprem toplanma alanları
halktan gizleniyor
Olası İstanbul depreminde 2 milyon kişinin evsiz kalacağı öngörülüyor. İstanbul’daki toplanma alanlarının birçoğunda AVM ve gökdelenler yükseliyor. AFAD, askeri alanların toplanma yeri olarak belirlenmesi önerisine ‘o konular bizi aşıyor’ yanıtını veriyor.
Belirlenen 77 toplanma alanının nerede olduğu ise sır. Yetkililer, bu alanlara ulaşımda sıkıntı yaşanacağını, bazı vatandaşların il dışına gönderilebileceğini söylüyor.
İstanbul’daki toplanma alanlarının birçoğunda AVM ve gökdelenler yükseliyor. AFAD, askeri alanların toplanma yeri olarak belirlenmesi önerisine ‘o konular bizi aşıyor’ yanıtını veriyor.

Daha fazlası için
Facebook İNSAN 'ı Beğenin
insan
https://www.facebook.com/insaninsanca1/