<script async='async' src='//pagead2.googlesyndication.com/pagead/js/adsbygoogle.js'></script> <script> (adsbygoogle = window.adsbygoogle || []).push({ google_ad_client: "ca-pub-6864254610282912", enable_page_level_ads: true }); </script> İnsaNews: 01/01/17

1 Ocak 2017 Pazar

Nazım'ın 'Severmişim meğer' şiiri son 50 yılın en güzel şiiri seçildi



Nazım'ın 'Severmişim meğer' şiiri son 50 yılın en güzel şiiri seçildi
Londra’da bulunan sanat merkezi Southbank Center, son 50 yılın en güzel 50 aşk şiiri arasına Nazım Hikmet’in ‘Severmişim Meğer’ şiirini de aldı.
Şiirler, Southbank Center’ın şiir dalında uzman ekibi tarafından bir yıllık bir çalışmayla 30 ülkeden şairleri arasından belirlendi. Seçmeler yapılırken modern döneme ağırlık verildi.
Ekip üyelerinden James Runcie, ”Gerçekten uluslararası ve üslup bakımından da çeşitlilik barındıran bir liste oldu. Zor olan, sadece 50 şiir seçmekti” dedi.

Severmişim Meğer

yıl 62 Mart 28
Prag-Berlin treninde pencerenin yanındayım
akşam oluyor
dumanlı ıslak ovaya akşamın yorgun bir kuş gibi inişini severmişim meğer
akşamın inişini yorgun kuşun inişine benzetmeyi sevmedimtoprağı severmişim meğer
toprağı sevdim diyebilir mi onu bir kez olsun sürmeyen
ben sürmedim
Platonik biricik sevdam da buymuş meğer
meğer ırmağı severmişim
ister böyle kımıldanmadan aksın kıvrıla kıvrıla tepelerin eteğinde
doruklarına şatolar kondurulmuş Avrupa tepelerinin
ister uzasın göz alabildiğine dümdüz
bilirim aynı ırmakta yıkanılmaz bir kere bile
bilirim ırmak yeni ışıklar getirecek sen göremeyeceksin
bilirim ömrümüz beygirinkinden azıcık uzun karganınkinden alabildiğine kısa
bilirim benden önce duyulmuş bu keder
benden sonra da duyulacak
benden önce söylenmiş bunların hepsi bin kere
benden sonra da söylenecek
gökyüzünü severmişim meğer
kapalı olsun açık olsun
Borodino savaş alanında Andırey’in sırtüstü seyrettiği gök kubbe
hapiste Türkçeye çevirdim iki cildini Savaşla Barış’ı
kulağıma sesler geliyor
gök kubbeden değil meydan yerinden
gardiyanlar birini dövüyor yine
ağaçları severmişim meğer
çırılçıplak kayınlar Moskova dolaylarında Peredelkino’da kışın
çıkarlar karşıma alçakgönüllü kiba
kayınlar Rus sayılıyor kavakları Türk saydığımız gibi
İzmir’in kavakları
dökülür yaprakları
bize de Çakıcı derler
yar fidan boylum
yakarız konakları
Ilgaz ormanlarında yıl 920 bir keten mendil astım bir çam dalına
ucu işlemeli
yolları severmişim meğer
asfaltını da
Vera direksiyonda Moskova’dan Kırım’a gidiyoruz Koktebel’e
asıl adı Göktepe ili
bir kapalı kutuda ikimiz
dünya akıyor iki yandan dışarda dilsiz uzak
hiç kimseyle hiçbir zaman böyle yakın olmadım
eşkiyalar çıktı karşıma Bolu’dan inerken Gerede’ye kırmızı yolda ve yaşım on sekiz
yaylıda canımdan gayri alacakları eşyam da yok
ve on sekizimde en değersiz eşyamız canımızdır
bunu bir kere daha yazd
çamurlu karanlık sokakta bata çıka Karagöz’e gidiyorum Ramazan gecesi
önde körüklü kaat fen
belki böyle bir şey olmadı
….
çiçekler geldi aklıma her nedense
gelincikler kaktüsler fulyalar
İstanbul’da Kadıköy’de Fulya tarlasında öptüm Marika’yı
ağzı acıbadem kokuyoryaşım on yedi
kolan vurdu yüreğim salıncak buluklara girdi çıktı
çiçekleri severmişim meğer
üç kırmızı karanfil yolladı bana hapishaneye yoldaşlar 1948
yıldızları hatırladım
severmişim meğer
gözümün önüne kar yağışı geliyor
ağır ağır dilsiz kuşbaşısı da buram buram tipisi de
meğer kar yağışını severmişim
güneşi severmişim meğer
şimdi şu vişne reçeline bulanmış batarken bile
güneş İstanbul’da da kimi kere renkli kartpostallardaki gibi batar
ama onun resmini sen öyle yapmayacaksın
meğer denizi severmişim
hem de nasıl
ama Ayvazofki’nin denizleri bir yana
bulutları severmişim meğer
ister altlarında olayım ister üstlerinde
ister devlere benzesinler ister ak tüylü hayvanlara
ayışığı geliyor aklıma en aygın baygın en yalancısı en küçük burjuvası
severmişim
yağmuru severmişim meğer
ağ gibi de inse üstüme ve damlayıp dağılsa da camlarımda yüreğim
beni olduğum yerde bırakır ağlara dolanık ya da bir damlanın
içinde ve çıkar yolculuğa hartada çizilmemiş bir memlekete gider
yağmuru severmişim meğer
ama neden birdenbire keşfettim bu sevdaları Prag-Berlin treninde
yanında pencerenin
altıncı cıgaramı yaktığımdan mı
bir eski ölümdür benim için
Moskova’da kalan birilerini düşündüğümden mi geberesiye
saçları saman sarısı kirpikleri mavi
zifiri karanlıkta gidiyor tren
zifiri karanlığı severmişim meğer
kıvılcımlar uçuşuyor lokomotiften
kıvılcımları severmişim meğer
meğer ne çok şeyi severmişim de altmışında farkına vardım bunun
Prag-Berlin treninde yanında pencerenin yeryüzünü dönülmez bir
yolculuğa çıkmışım gibi seyrederek
NÂZIM HİKMET
19 Nisan 1962









Korkmayın! Yapabiliriz





Korkmayın! Yapabiliriz
Biz değil, yolsuzluk yapanlar, ülke değerlerini eşe dosta peşkeş çekenler, işini düzgün yapmayarak ülkeyi beka sorunu yaşayacak duruma getirenler korksun. Ya el ele verip burasını herkes için insan gibi yaşanacak bir ülke yapacağız ya da onlarca yıl sürecek bir yıkım içinde sefil hayatlar sürüp bu dünyadan göçeceğiz. Tercih bizim.



Munzur Üniversitesi öğretim üyesi Yavuz Çobanoğlu’nun Birgün gazetesinde yayınlanan ‘PISA; Paket mi olsun yoksa buradan mı yiyeceksiniz?’ başlıklı yazısından bir bölüm:

“Öğretmenliğe başladığım (1997) yılın ertesiydi ve 28 Şubat kararları sonrasında ‘8 yıllık Kesintisiz Eğitime’ geçeli henüz bir yıl olmuştu. O sene ortasında MEB tüm eğitim kurumlarına yazı göndererek ‘İlköğretimde derslerden kalmanın kaldırılacağını’ ve öğretmenlerin ‘bu konuda ne düşündüklerini’ yazılı olarak Bakanlığa bildirmeleri gerektiğini okullara iletmişti. (…) Ben dahil bütün öğretmenler ‘bunun eğitim adına çok kötü sonuçlar doğuracağını’ belirten açıklamalarla bu değişikliğe karşı çıktık.
Bunlara rağmen MEB ilköğretimlerde okuyan öğrenciler için ‘başarısız olunan derslerden kalma’ şartını kaldırdı. Buna mazeret olarak da garip bir mali hesap yapılıyor ve ‘sınıfta kalan öğrencilerin maliyeti’ gerekçe gösteriliyordu. (…) Maliyetin olası sosyal sorunlardan daha önemli kabul edildiğini; zira sosyal sorunlardaki yükselişin devlete muhtaçlığı/bağlılığı daha da artıracağı için burada bir başka ince hesabın mevcut olduğunu; bunun da sonuçta ideolojik bir bakışa karşılık geldiğini de o gün öğrenmiş olduk.


(…) Okula gelen müfettişler ‘artık herkesin mühendis, doktor vb, olması gerekmediğini’; ülkenin ‘eğitimli’ şoföre de çaycıya da temizlik görevlisine de ihtiyacı olduğunu; öğrencilerin sadece Atatürk’ü (şimdilerde Peygamber ile yer değiştirmiş) ve bayrağı tanıyıp saygı göstermelerinin yeterli olacağını’ öğütlüyorlardı.”

Sayın Yavuz Çobanoğlu’ndan bu alıntıyı niçin yaptım?

Çünkü bize, iktidarların değiştiğini, ama anlayışın, yaklaşımın temelde hiç değişmediğini, ideoloji, mezhep, inanç üzerinden sürdürülen siyasetin bizi nelere mahkum ettiğini gösteriyor.
“Herkesin mühendis doktor olmasına gerek yok, Atatürk’ü, bayrağı sevdirin yeter” diyenler, ilköğretimde derslerden kalmayı kaldırdı.
Onlardan sonra iktidara gelen AK Parti ise benzer bir yaklaşımla “Peygamberi, barağı sevdirin bize yeter” diyerek liselerdeki kalma şartını da kaldırdı. 
Ve neticede geçtiğimiz günlerde açıklanan PISA verilerinde, eğitimdeki felaket tablo gün yüzüne çıktı.
Bugün yaşadıklarımız esasında bir neden değil, sonuç. 
İdeolojik kavgayla sürdürülen siyasetin sebep olduğu bir sonuç.
Demek istediğim, Tayyip Erdoğan da esasında bir neden değil, bir sonuç. 
Eğer nedenler üzerinde tartışmazsak Erdoğan gider yerine bir başkası gelir ama sonuç değişmez.


Geçtiğimiz hafta, “Siyasetteki bu kilitlenmeyi çözecek yeni bir organizasyona ihtiyaç var. Bu nedenle demokrasi, özgürlük, eşitlik, insan hakları gibi değerleri benimseyen her kesimden topluma güven veren insanın bir araya gelerek bir parti kurmaları gerek” diye yazmıştım.
Yazıma çok olumlu geri dönüşler de aldım. 
Fakat bazı mesajlardaki umutsuzluk ve korku beni hayrete düşürdü.
“Böyle bir organizasyon yapılamaz”, “Ülke inanç, mezhep, ideoloji tartışmalarından kurtulamaz” diyenlerdeki umutsuzluk ve “Böyle bir şeye kalkışanları iktidar yaşatmaz, hapse tıkar” diyenlerdeki korku şaşırtıcıydı.

Çok yanılıyorsunuz. 

Gerçekten yapabiliriz!
Bu ülkeyi başörtülünün de başı açığın da, inananın da inanmayanın da… herkesin huzur içinde yaşadığı, kimsenin inancına, mezhebine, ideolojisine karışılmadığı, hukukun herkesin hakkını koruduğu, işini düzgün yapanın kimliğine, inancına, mezhebine bakmadan el üstünde tutulduğu, ‘bizden olmanın’ değil, başarının teşvik edildiği, yani liyakatin belirleyici, en önemli değerlerden biri olduğu bir ülke kurabiliriz.
Yıllardır süren bu anlamsız tartışmalar yerine tarımdaki yok oluşumuzu, teknolojideki geriliğimiz, sanattaki, bilimdeki eksikliğimizi giderecek tartışmalarla meşgul bir ülke olabiliriz.
Laiklik mi, Müslümanlık mı tartışmasının absürd bir tartışma olduğunu, ikisinin de bu ülke için vazgeçilmez değerler olduğunu topluma gösterebiliriz. 


Toplumu bu iki değere aynı anda sahip çıkmanın zor olmadığına ikna edebiliriz.
Çocuklarını “Sen hayatta olmadıktan sonra ‘dava’nın, ideolojinin ne anlamı kalır ki” diyen bir yaklaşımla ölüme değil, yaşama özendiren bir ülke olabiliriz.
Vatan sevgisinin her insanda var olan duygular olduğunu kabul edip her çocuğu bu ülkenin yarınına şekil verecek insanlar olarak görerek eğitime bu ciddiyetle yaklaşan bir ülke olabiliriz.
Eğitim sisteminde, benimsediğimiz inancı veyahut ideolojiyi referans almak yerine akla, bilme önem veren, bütün değerlerimize saygılı ve onlarla barışık nesiller yetiştiren bir yaklaşım geliştirebiliriz.


Şehirleşmede mimari estetiğe , çevreye, yeşile kıymet veren, bunun, insanın huzuru için olmazsa olmaz olduğunu benimseyen bir anlayışı etkin kılabiliriz.
Ülke kazanımlarını gözeten, ama aynı zamanda diplomasiye önem veren bir yaklaşımla dünyanın saygın ülkeleri arasında yer alabiliriz.
Demokrasinin, özgürlüğün, bağımsız yargının, bağımsız medyanın ekonomideki gelişmenin vazgeçilmez gerekleri olduğunu kabul edip bu değerleri gözü gibi koruyan, önemseyen bir ülkeye dönüşebiliriz.
‘Bizden-onlardan’ ayrımına son verip ‘bu ülkenin evladı’ ortak paydasında herkesi kapsayan yeni bir ‘biz’ tanımı yapabiliriz.
Yani bu kısır, anlamsız ve faydasız ideolojik tartışmalarla ömürlerimizi tüketmek zorunda değiliz. 
Herkesi kendimize benzetmek zorunda değiliz. 
Bizim gibi düşünmeyenlerin, yaşamayanların da doğru önerilerde bulunabileceğini varsayarak birbirimizin doğrularını dinleyecek, anlayacak bir yaklaşımı toplumda yaygınlaştırabiliriz.
Konuşarak her konuda asgari müştereklerde anlaşabiliriz. 
Gelişmiş birçok ülkenin yaptığı gibi.
Konu ülke olduğunda bütün farklılıkları bir tarafa bırakıp el ele verebiliriz. 
Yeter ki isteyelim.


Peki, madem kolay, niçin yapmıyorlar?
Çünkü istemiyorlar. 
Çünkü ülkenin kazanımını değil, benimsedikleri inancın, ideolojinin, kendi çevrelerinin çıkarlarını esas alarak politika üretiyorlar.
Her devirde bu böyleydi.
Yani Türkiye’nin bölünme tehlikesi değil, bütün olma sorunu var.
Bu sorunu çözebiliriz.
Korkmayın!


“İktidar yeni bir oluşuma, yeni bir parti kurulmasına fırsat vermez, işimizi kaybederiz, hapse atarlar, öldürürler” diyenlere…
KHK’larla, ekonomideki daralama neticesinde yüz binlerce insanın işini kaybettiği bir dönemde işini kaybetmekten korkmak… 
Hepimizin huzuru ve daha iyi bir yaşam için çabalayan gazetecilerin, aydınların hapse atıldığı bir dönemde hapse atılmaktan korkmak… 
Her gün onlarca çocuğun hayatının baharında toprağa verildiği bir dönemde öldürülmekten korkmak… 
Ne yazık ki “Bana dokunmayan yılan bin yaşasın” sefaletinden başka bir şey değil.
Her terör saldırısında onlarca insanımız ölüyor. 
“Sen böyle yaptın”, “Sen şunu dedin, ben bunu dedim” gibi kısır tartışmalarla bu felaketi durduramayız.


Siyasetteki bu tıkanıklığı aşacak bir formüle ihtiyaç var.
Topluma farklı bir tercih sunmaktan kaçınmak, korkmak, susmak, oturmak ne insanlığa sığar ne vicdana ne da ahlaka.
Ne yapacaklar? 
İyi bir yaşam isteyen milyonlar var. 
Hangi birimizi hapse atacaklar veyahut öldürecekler?
Kaldı ki biz değil, göz göre göre bu ülkeyi felakete sürükleyenler korksun.
Biz değil, 35 milyon insan açlık sınırında yaşarken lüks, şatafat içinde yaşam süren yöneticiler korksun.


Biz değil, her gün onlarca çocuğu, aptalca bir siyaset neticesinde toprağa gönderenler, bunu engelleyecek politika üretemeyenler korksun.
Biz değil, yolsuzluk yapanlar, ülke değerlerini eşe dosta peşkeş çekenler, işini düzgün yapmayarak ülkeyi beka sorunu yaşayacak duruma getirenler korksun.
Ya el ele verip burasını herkes için insan gibi yaşanacak bir ülke yapacağız ya da onlarca yıl sürecek bir yıkım içinde sefil hayatlar sürüp bu dünyadan göçeceğiz.
Tercih bizim.


Meraklısına not: Bu yazıları aktif siyasette bir alan kazanmak amacıyla yazmıyorum. Tek bir amacım var: İnsan gibi yaşayalım ve bunun için elimizden ne geliyorsa yapalım.
Levent Gültekin- diken.com.tr

İşte Reina'da katliam yapan terörist





İşte Reina'da katliam yapan terörist 


Reina saldırısıyla ilgili son dakika gelişmesi... İstanbul Ortaköy'de bulunan ünlü gece kulübü Reina'ya uzun namlulu silahlarla saldırı düzenlendi. Saldırıyı gerçekleştiren teröristin fotoğraflarına ulaşıldı.
Ortaköy'deki gece kulübü Reina'da yılbaşı gecesi düzenlenen terör saldırısında 39 kişi yaşamını yitirirken, 4'ü ağır 65 kişi de yaralandı. Terörist olayın ardından kaçarken, arama çalışmaları devam ediyor.









(Süperhaber.tv)

İŞTE AZMETTİREN KATİLLER.! 31 Aralık sabahı bir gazete manşeti: “Bu uyarı son uyarı, kutlama!”




İŞTE AZMETTİREN KATİLLER.! 31 Aralık sabahı bir gazete manşeti: “Bu uyarı son uyarı, kutlama!”
31 Aralık sabahı bir gazete manşeti: “Bu uyarı son uyarı, kutlama!”
Milli Gazete, Reina saldırısından günler önce “Kutlama!” başlıklı bir kampanya başlatmış, “Yılbaşı bombasını patlatma” çağrısında bulunmuş, 31 Aralık sabahı ise “Bu uyarı son uyarı” demişti
YILBAŞI KUTLAMALARINI HEDEF GÖSTERENLER NE OLACAK?
İstanbul’da Reina gece kulübünde yaşanan katliam, İslamcı yapıların yılbaşı kutlamalarını hedef gösteren propaganda faaliyetinin hemen arkasından yaşandı; ancak içlerinden biri diğerlerinden çok daha çarpıcıydı.

Milli Görüş geleneğinin gazetesi Milli Gazete, yılbaşı kutlamalarından günler öncesinde “Kutlama!” başlıklı bir kampanya başlattı. Kampanya ilk olarak gazetenin 26 Aralık günkü manşetinde yer aldı. Bir “gönüllülük kampanyası”na öncülük ettiğini ileri süren gazetenin manşetinde “Maneviyatımıza yerleştirilen Yılbaşı bombasını kontrollü bir şekilde patlatalım” ifadeleri yer aldı.
Gazete, 28 ve 30 Aralık günkü nüshalarında da “Kutlama!” başlıklı kampanyasına ilk sayfasından yer verdi.


Reina saldırısının sabahında ise gazetenin ilk sayfası doğrudan tehdit içerikliydi. Sürmanşetteki “Kutlama!” ifadesinin yanında “Bugün, son gün. Bu uyarı son uyarı” denildi. Manşet yazısında ise “Bu gece batıl ile yoğrulmuş bir anlayışın, Allah’a isyanda cephe genişlettiği bir gece. Bu gece içki, kumar ve fuhuş ile zihinlerin iğdiş edildiği bir gece. Bugün son gün, bu uyarı son uyarı. Gel bu sese kulak ver! İmanını isyana, amelini hüsrana çevirme!” denildi. Kapakta yılbaşı kutlamalarını hedef alan demeçlere yer verilirken, “Bu gece tarafını seç” başlıklı bir de karikatür yer aldı.

Sendika.Org
Daha fazlası için
Facebook İNSAN 'ı Beğenin
insan
https://www.facebook.com/insaninsanca1/